MİSYONERİN BÖYLESİ!.. ./ Bir Türk Misyonerin Aslına Yöneliş Sancıları
--------------------------------------------Hakkı BAYRAKTAR -----------------------------------------------
Cem (yeni adıyla Jimi), Müslüman bir anne-babanın çocuğudur. İzmir Karataş Lisesi mezunu ve Samsun Tıp Fakültesi 2. sınıf öğrencisidir...Babası NATO'da görevli bir subay olarak Amerika'da bir yıl kaldığı sırada, kilise Cem'in -İslamiyet hakkında zaten bomboş olan- beynini muharref Hıristiyanlığın öğretileriyle doldurur. Ve Cem(Jimi), ateşli bir misyoner olarak ülkesine döner. Kendi ifadesine göre; dedesi bir Nakşibendi şeyhi, annesi de, dini hassasiyetleri ağır basan bir milletvekilinin akrabası...Ama o şimdi tam bir misyoner!..
07 Aralık Pazartesi(1981)
Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi (İzmir)'in son sınıfını okuyorum. Dinler Tarihi derslerinden birindeyiz. Hocamız Orhan Seyfi Yücetürk , bizlere sene başından beri bugünkü Tevrat ve İncillerin muharrefliğini(bozulmuş, değiştirilmiş olduğunu) delilleriyle birlikte anlatıyor. Tecrübeli bir öğretmen. Bu konulara yıllarını vermiş; hatıralarıyla birlikte konuları müdellel bir tarzda bizlere aktarıyor. Ancak bizler, -öğrenci psikolojisi, öyle alışmışız- zaten batıl olan Hıristiyanlık ve Yahudiliğin saçmalıklarını(!) gereken ilgiyle takip etmiyoruz. Buna ihtiyaç duymuyoruz. Bu bilgiler, nerede işimize yarayacak ki?! Öyle düşünüyoruz.
Aynı derste bütün bu düşüncelerimizi altüst eden bir gelişme yaşadık!..Dersin ortalarında sınıf kapımız açıldı ve öğrenci arkadaşlarımızdan Yaşar ile birlikte hiç tanımadığımız bir genç sınıfımıza giriverdi. Yirmi yaşlarında ince-uzunca boylu ve herhalinden sempatik bir delikanlı olduğu anlaşılıyor. Hocamıza birşeyler fısıldadılar...Hoca bizlere misafir gencin bir Hıristiyan olduğunu, İslamiyet hakkında bazı sorularının bulunduğunu söyleyerek bu soruları, dersi bölmemek için ders çıkışında çalışma odasında cevaplayacağını belirtti. Sınıf arkadaşlarımızdan Bünyamin , "Hocam; biz de istifade edelim; dersimiz zaten Dinler Tarihi. Hıristiyan gencin sorularını mümkünse sınıf huzurunda cevaplayınız," şeklinde bir teklif getirince, hepimiz bu teklifi destekledik...
Hocamız, Hıristiyan genci Cem'i öğretmen kürsüsüne oturttu ve kendine sorularını sormak için söz hakkı verdi. Cem, fırsat bu fırsat diyerek başladı Hıristiyanlık propagandası yapmaya!..İncil'den, ezbere -büyük bir iştiyakla hiç teklemeden- cümleler okuyor ve Hıristiyanlığı anlatıyordu. Bütün bunları, kendine son derece bir güven içerisinde ve bizlere meydan okurcasına yapıyordu. Hepimiz büyük bir hayretle dinliyorduk. Meydanı sanki boş bulmuş, bütün rahatlığıyla anlatıyordu. Derken, sözü Peygamber Efendimiz'i ve İslam'ı eleştiri noktasına getirdi...Tabi ki, karşılıklı tartışma da başlamış oldu. İslam hakkında yönelttiği soruları, hem ders hocamız hem de öğrencileri olarak bizler anında cevaplıyoruz. Ancak misyoner gencin soruları bitmiyor ve verilen cevaplardan da tam tatmin olmadığı anlaşılıyor. Ya da, toplum içinde yenilgiyi bir türlü kabullenemiyor. Aynı zamanda zeki ve hatip birisi. Kıvrak bir zekaya sahip. İşini iyi biliyor ve iyi(!) yetiştirilmiş.
Söze, niçin Hıristiyanlığı seçtiğini açıklamakla başlamıştı. Milliyet gazetesinin verdiği Kur'an tercümesini okumuş; bu tercümeye göre, Kur'an insanları -güya- Hıristiyan olmaya çağırıyormuş!..
Saptırılmış mealleri bilmem ama, Kur'an'ın hiç bir ayetinde insanlar Hıristiyanlığa davet edilmez. Bilakis, Kur'an'da; " Allah katında tek din ancak İslam'dır ," (Âl-i İmran, 19) ; " Kim, İslam'dan başka bir din ararsa; o istediği din, asla kendisinden kabul olunmaz. Ve ahirette de o, ebedi zarar çekenlerdendir ," (Âli-i İmran, 85 ) buyuruluyor.
Şu ayet açıkça saptırılıyordu: " Sana , Kitab'ı(Kur'an'ı) hak ile ve kendinden öncekini doğrulayıcı olarak indirdi. Bundan önce de insanlara doğru yolu göstermek için Tevrat ve İncil'i indirmişti. (Doğruyu ve eğriyi birbirinden) ayırd eden (kitapları) da indirdi. Allah'ın ayetlerini inkar edenler için mutlaka çetin bir azap vardır ." (Âl-i İmran, 3-4)
Halbuki bu ayetler, Kur'an'a ve İslam'a çağırıyordu bütün insanlığı. Tevrat ve İncil'in asılları, elbette Allah kelamıdır. Buna inanmak, bizim iman esaslarımızdan biridir. Cenab-ı Allah, bu ayetlerde; " Bundan önce Tevrat'ı ve İncil'i indirmiştir, şimdi yeni bir kitap (Kur'an'ı) indirdik, " demekle önceki kitapların mensuh olduğunu(geçmişe ait hükümlerinin kaldırıldığını), ancak temel evrensel hükümlerinin Kur'an'la birlikte devam ettiğini beyan buyuruyor.
Gerçek böyle olmasına rağmen, misyoner genç; Hıristiyan oluşuna, neden Kur'an'dan delil gösterme çabasındaydı? Çünkü bu, bir misyoner taktiği idi ve öyle öğütlenmişti. Kur'an'a inanan, ancak Kur'an'ı anlamakta derinliği olmayan insanlarımızı bir tuzakla avlamanın yöntemiydi bu...Bu gibi misyonerlerin karşısında taklidi bir imanla İslam'ı savunmak hiç de mümkün değildi. Bunlardan etkilenmemek, aksine İslam'a yönelen bu tür yıkıcı hareketler karşısında daha bir bilenmek için insanlarımızı ve özellikle gençlerimizi, tahkiki iman mertebesinde yetiştirebilmiş miydik? Heyhat!..Misyonerlerin cirit attığı bir ortamda, İslam'ı hakkıyla öğrenmek ve yaşamaktan mahrum bıraktığımız gençliğimizi kötü emellere yem olmaktan nasıl koruyacaktık!?
Misyoner Cem, hakikat karşısında bocalayıp işin içinden çıkamayınca bir akıl oyunuyla sıyrılmak isterken daha derin bir çıkmaza düşüverdi...Bir mukayese ile garip bir iddiada bulunuyordu: " İsa mesih gökte, Muhammed ise, yerde yatıyor. Öyleyse, İsa daha üstündür ..." Hemen öne atılıp söze başladım. O an aklıma gelen ve gönlüme doğanları aynen ifade ettim:
" Kur'an Hz. İsa'yı bizlere bir peygamber olarak tanıtır. Allah O'nu çarmıha gerilmeden kendi katına yükselttiğine işaret buyurur. Yine Cenab-ı Allah, Kur'an'da, Peygamberler arasında -peygamberlik görevi (Allah'ın elçisi olma) bakımından- hiç bir farklılık olmadığını beyan ediyor .” (el-Bakara, 285) Ancak; ' O Peygamberlerin kimini, kimine üstün kıldık ,' ( el-Bakara, 253) buyuran da yine Allah(cc)'dır. Resullük ve nebilik bakımından hiç bir fark olmamakla birlikte mertebe ve fazilet bakımından peygamberler arasında farkların olması doğaldır. Kur'an gibi kıyamete kadar hükmü devam edecek bir ebedi mucizenin tebliğcisi, Mi'rac'da hiçbir peygambere nasib olmayan bir makamda Rabb'iyle görüşme şerefine nail olan ve 'âlemlere rahmet olarak gönderilen' Hz. Muhammed(s.a.v.) elbette en üstün mertebededir.
Mukayesenize gelince; böyle bir mantığa kargalar dahi güler!..Çünkü mukayesenizin temel mantığı yanlıştır. Çünkü üstün olmak gökte olmaya bağlı değildir. Bakınız kargalar da gökte uçarlar; halbuki yerde yaşayan biz insanlar kargalardan daha üstünüz...Bir yarış atı kargadan daha üstün değil mi?...Böyle bir mukayese, peygamberler hakkında (haşa) gayr-i kâbildir."
Bu cevabımızdan sonra misyoner Cem, dut yemiş bülbüle döndü ve derin bir sessizliğe büründü. Kızardı, bozardı ve ağzından nihayet şu tek kelime çıkıverdi: "Haklısınız!.."
Bu durum; akl-ı selim karşısında, misyoner diyalektiğinin iflasıydı...Keşke muharref İncil'deki şu tavsiyeye uysaydı da hiç akıl yürütmeseydi:
"Kimse kendi kendini aldatmasın. Eğer bir kimse, aranızda bu dünyada kendisini hikmetli sayarsa, hikmetli olmak için akılsız olsun. Çünkü bu dünyanın hikmeti, Allah'ın indinde akılsızlıktır." (I. Korintoslulara: 3/18-19)
08 Aralık Salı
Dinler Tarihi hocamız, ona; istediği zaman okula gelip kendisiyle görüşebileceğini, her türlü sorusuna açık olduğunu dünkü konuşmalar sonunda söylemişti. Misyoner Cem(Jimi), bugün de aynı dersin ortasında sınıfa giriverdi. Elinde büyük bir çantası vardı; hiç yanından eksik etmiyordu. Daha sonra öğrendim, bu çantasında küçük boy bir İncil taşıdığını. Öyle ki, bir çok cümlenin altları özenle çizilmiş. Belli ki okunmuş, incelenmiş bir İncil; muharref de olsa!...Ya bizlerin, bütün zamanların yegane kitabı, " la-raybe fîh(kendinde hiçbir şüphe olmayan) " Kur'an-ı Mü'cizü'l-Beyan'a karşı tavrımız?!.O yüce Kitab'tan; anlayarak, düşünerek kaç ayet okuduk?.." Kur'an'ı düşünmüyorlar mı ?" (Muhammed Sûresi, 24)
Kur'an, ilk emri " İkra=Oku !" olan; kendini okumaya, ayetleri üzerinde düşünmeye çağıran bozulmamış tek ilahi kitap... "Kur'an" kelimesi de, "Okunan Kitap" anlamına geliyor...Kur'an ayetlerinin okunuş ahengi, mana derinliği ve ulvi hakikatleri karşısında muharref İncil ve Tevrat'ın cümleleri ne kadar da anlamsız kalıyor!..
Dinler Tarihi hocamız, Cem'e; "Şimdi daha değişik geldiğini görüyorum. Dün akşam yatarken düşündün mü konuştuklarımızı?" şeklinde yarı esprili bir soruyla söze başladı. Cem; "Kafam, gerçekten allak-bulak oldu. Birçok şüphelerim ve sorularım var...Böyle olacağını sanmamıştım. G aliba ne Hıristiyanlık'ta, ne İslamiyet'te iman tam anlamıyla yaşanmıyor..."
Cem'in bu sözleri, yarı haklı bir tesbitin ifadesiydi...Hıristiyanlık, mensuplarını manen mutlu edemediği için sapmalar ve kopmalar sözkonusuydu. Hıristiyanlık, neredeyse sadece papaz, rahip/rahibe ve misyonerlerin zoraki yaşamaya çalıştıkları bir din halindeydi. Hıristiyanlığın yayılma amacı(misyonerlik); insanlığa manevi bir mutluluk arzetmek yerine, öyle görünerek maddi sömürü odakları oluşturmaktır. Açıkçası; emperyalizm!..
Ancak İslamiyet öyle değildi. Bazı mensupları, yaşayış noktasında gevşek davransalar da, İslamiyet; onu yaşayanlara dünya ve ahirette gerçek mutluluğu ve huzuru bahşediyordu. Ve İslamiyet'in tarih boyu yayılışı hedefi sadece i'lâ-yı kelimetullah yani "Allah'ın adını yüceltmek" olmuştur.
Ders çıkışı, Cem'le daha yakın beşeri münasebet kurdum. Başından beri hep şu karardaydım: "Onun İslamiyet ve Müslümanlara yönelik çirkin emellerini boşa çıkarmalıyım. Kur'an ve Resulullah hakkındaki şüphelerini, hakikat şimşekleriyle bertaraf etmeliyim. Hıristiyanlık ve İncil hakkındaki şüphelerini artırmalıyım. Ve nihayet - inşallah - hidayetine vesile olmalıyım..."
Cem'le, İlahiyat Fakültesi yanındaki "Tatari Camii" ni gezerken, ürkütmeden İslamiyet'in güzelliklerini anlatıyordum. Camide, bayanların ibadet ettikleri bölümün bir perde ile ayrılması dikkatini çekti ve sebebini sordu. "İbadet anında kul, Rabbiyle başbaşa kalmalı, namazını huşû ile kılmalıdır. Erkeğin, yabancı bir kadınla birarada namaz kılması, hem erkeği, hem de kadını Rabbiyle başbaşa kalmaktan alıkoyacak ve yaratılıştaki temayül gereği Rablerinden yüzçevirip birbirlerine meyledebileceklerdir. Bu da, ibadetin ruhuna tamamen aykırıdır. Bu bakımdan İslam'da ibadet, kiliselerdeki ayinlere benzemez..." şeklinde anlattım. Hayretle karşıladı....
Onunla, Dinler Tarihi hocamızı, fakültedeki özel çalışma odasında ziyaret ettik. Kafasındaki sorular bitmiyordu. Daha doğrusu, belli sorular ve itirazlar hususunda eğitilmiş olduğu anlaşılıyordu. Teaddüt-i zevcad(çok evlilik) meselesini sordu. Hocamız; birden fazla evlenmenin, İslamiyet'te bir emir olmadığını; zaruri durumlarda bir ruhsat olduğunu, Kur'an'ın beyanıyla " bir kadınla yetinmenin daha hayırlı olduğu "nu izah etti.
Cem'in, bu sefer başka bir çıkışı ve itirazı: "İslamiyet, Yahudiliğe dayanmaktadır; dolayısıyla yeni bir şey getirmemiştir..."
İlahi dinlerin, dolayısıyla İslamiyet'in özünü kavrayamamanın ya da kasıtlı bir saptırmanın tezahürüydü bu...Aldığı cevap karşısında yine çaresiz kalmıştı:
"İlahi dinler, Hz.Adem (a.s.) ile başlar ve Hz.Muhammed (s.a.v.) ile tamamlanır. Bütün ilahi dinler, bütün peygamberler, aynı temel mesajları insanlığa tebliğ buyurmuşlardır. Hz.Musa (a.s.) da, Hz.İsa (a.s.) da öz itibarıyla aynı şeyleri söylemişlerdir. Aynı iman esaslarına iman etmeye davet etmişlerdir. Ancak yaşadıkları zamanın icaplarına göre -doğal olarak- bazı farklı ameli hükümler getirmişlerdir. Bütün bunlar, vahyin ışığı altında gerçekleşmiştir. Zamanla insanlar, nefislerine ve şeytana uymuş, vahyin nurundan sapmalar olmuş, hatta ilahi kitaplarında tahrifat yapmışlardır. Nihayet son peygamber Hz.Muhammed(s.a.v.) ile gönderilen Kur'an vahyi, bütün peygamberlerle bildirilen temel hakikati son olarak vurgulamış, imandaki sapmaları düzeltmiş, geçmiş ümmetlere ait bir çok amelî hükmü neshederek (yürürlükten kaldırarak) kıyamete kadar artık değişmeyecek yeni hükümler getirmiştir. Bugün, asılları kaybolmuş muharref Tevrat ve İncillerin asıllarına iman etmekle beraber, onlarla amel etme durumunda değiliz. Zira " korunmuş tek kitap " olan Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan'ın muhatabıyız artık..."
Hoca, bir ara İncil'den, " gelecek bir kurtarıcı/faraklit "yı yani Peygamber Efendimizi haber veren bir cümle okuyunca Cem; "İncil, bozulmuş diyorsunuz; bozulmuş bir kitaptan nasıl delil gösteriyorsunuz?..." diyerek itirazda bulundu.
Bu tespit bir bakıma doğruydu. Muharref İncillerin hiçbir cümlesi Müslüman için bir hakikata delil olamazdı. Ancak hoca, İncildeki mezkur cümleyi Cem'i bağlayan bir delil olarak sunmuştu. Öyle ya, "gelecek kurtarıcı" kimdi bir Hıristiyan için? Ne yazık ki, muharref İncilin bu müjdesi(!) onları Hz.Muhammed(s.a.v.)'e taşımıyordu. Çünkü 'faraklit' , Hıristiyanlara göre "Ruhu'l-Kuds: Kutsal Ruh" idi. Yani teslis'in üçüncüsü... 'Faraklit(el-baraklit) ' kelimesinin; "övülmüş, Ahmed, hakkı batıldan ayıran" anlamlarıyla Hz.Muhammed(s.a.v.)'e işaret ettiğini hangi Hıristiyan kabullenebilirdi ki?!
Dinler Tarihi hocamızın çalışma odasından, misyoner Cem'le birlikte ayrıldık. Hatay Caddesi'ndeki Nokta durağına kadar birlikte yürüdük. Elbette konuşa konuşa...Farklı otobüslere binip ayrılmadan onu, cuma günkü vaaz ve hutbemi dinlemeye da'vet ettim. O da bana; "Benim de vaazlarım var. Bu akşam ve cuma günü Hıristiyan Türklere vaazım var..." dedi. Evet, öyle dedi... "Yine de beklerim" deyince; "Belki de senin vaazına gelirim," dedi.
11 Aralık Cuma
Okul arkadaşlarımdan Mehmet Zeki , Ali Osman (kardeşim) ve Ali ile benim cuma vaazı, hutbe ve imamlık tatbikatım için Esendere Camii 'ne giderken hızla okula doğru yürümekte olan Cem ile karşılaşmamız beni ümitlendirdi ve de sevindirdi. Yanılmamışım; meğer o da, benim vaazımı dinlemek için geliyormuş.
Cami şadırvanında abdest alırken Ali Osman yaklaşarak; "Cem, cemaatten birisine, İsa'nın, Allah'ın oğlu olduğunu anlatıyor!.." dedi. Birlikte tebessüm ettik!..
Bunu kimbilir ne maksatla yapıyordu. Belki denemek için belki de, hala tam olarak terkedemediği inancı için bir misyoner olarak.
İslam'ın dünya görüşü ve ilim ve medeniyete ışık tutması konusunda bir saatlik vaazımdan sonra " G erçek Medeniyet İslam'dadır," başlıklı hutbemi okudum ve imamet görevini de yaptıktan sonra cuma namazını tamamlayıp camiden çıktık.
Cuma tatbikatımızı izlemek üzere gelen hocam, tebrik ettikten sonra vaazımın bir konferans havasında ve cemaatin seviyesinin üstünde olduğu şeklindeki eleştirisini de beyan etti. Ancak daha sonradan farkına varınca; "Sen bunu Cem için yaptın galiba!.." dedi. Evet, gerçekten vaaz ve hutbemi Cem'i hesaba katarak hazırlamıştım. Bu gayretim, bir insanın ebedi kurtuluşuna vesile olacaksa benim için bundan daha büyük bir mutluluk olabilir miydi?..Cemaat adeta sıraya girerek tebrik ettiler. Bir başçavuşun tebriki de benim için anlamlıydı ve mutluluk vericiydi. Herşeyden önemlisi; -vaaz ve hutbemi, camiin müezzin mahfilinde kendine gösterdiğim yerden takip eden- Cem'in memnuniyeti ve tebriki idi.
Cuma dönüşü belediye otobüsünde Cem'in şu beyanı bir hakikatın itirafıydı:
" G erçekten ilginçti, ayetleri takır takır okuman! G erek sesinizin güzelliğinden, gerekse Arapçanın güzelliğinden okuduğunuz ayetler beni çok etkiledi..."
Bunun üzerine kendisine hemen cevabım şu oldu:
"Hayır; ne sesimin güzelliğinden ne de Arapça'dan; Allah'ın mucizevi kelamı olduğundandır..."
21 Aralık Pazartesi
Cem, hiçbir zaman aklımdan çıkmıyor. Hep 'ona daha başka nasıl yardımcı olabilirim,' diye düşünüyorum. Ve içine düşürüldüğü durumdan dolayı üzülüyorum...
Kelam dersindeyiz. Sınıf arkadaşım Burhanettin , bana işaret ederek Cem'in okula doğru gelmekte olduğunu söyledi. Hemen hocadan izin alarak sınıftan çıktım ve okul koridorunda onunla karşılaştım. El sıkıştıktan sonra içtenlikle boynuma sarıldı ve kucaklaştık. Okul bahçesine çıktık. Sohbet edip dolaşırken Cem, ilginç bir rüyasını heyecanla anlatmaya başladı:
"Nasıl anlatayım, bilmiyorum!.. G ökte yıldızlar ve ışıklar. G ökyüzüne işlenmiş bir şekilde Arapça 'Allah' yazısını görüyorum. İlahiler söyleniyor ve ben uçuyorum!.."
Rüyasının çok güzel ve hayırlı bir rüya olduğunu; hakikat arayışında geldiği aşamanın sevindirici bir tezahürü olduğunu ve Cenab-ı Allah'ın onu İslam'a çağırdığını; İslam'a teslim olduğu taktirde gerçek huzura kavuşacağını bir yorum olarak kendisine söyledim. Sustu ve derin düşüncelere daldı...
Okul kantininde çayımızı yudumlarken kendisine Hakses dergisinin bazı sayılarını ve Kur'an ve Bilim üzerine yazılmış bir kitap hediye ettim.
Okul bahçesinde tekrar dolaşmaya devam ederken, kendisine Kur'an alfabesini öğretmemi istedi. Fakulte camiine gittik ve ona Kur'an harflerini tanıtıcı kısa bir ders verdim. Camide benden İhlas Sûresini makamlı bir şekilde okumamı rica etti. Ben de tabii ki, büyük bir içtenlikle okudum. Bu isteğini birkaç defa tekrarladı, ben de artan bir iştiyakla yerine getirdim. Kur'an'dan büyük ölçüde etkilendiği açıkça farkediliyordu. Arasıra mırıldandığım ilahilerin de, onu etkilediğinin farkındaydım...
Daha sonra, Dinler Tarihi hocamızı, okuldaki çalışma odasında ziyaret ettik. Kısa sohbet arasında Cem; hocanın tavsiye ettiği (ve benim, kendisine hediye ettiğim) "Hâtemü'l-Enbiya Hazreti Muhammed ve Hayatı(D.İ.B. Yayınları)" isimli kitabı okumaya başladığını ve çok beğendiğini ifade etti.
Daha sonra, hadis hocamız Dr. Nevzat Aşık Beyi ziyaret ettik. Cem, hocaya, niçin Hıristiyan olduğunu özetledi ve bazı soruların cevabını hala merak ettiğini belirtti:
"Müslüman bir ailenin çocuğu idim ve kendimi de bir çeşit Müslüman sayıyordum. Ancak yakın çevremdekiler ve hiçbir arkadaşım İslamiyet'i yaşamıyordu. Daha sonra merak edip kendi başıma Kur'an'ı incelemeye başladım. Bakara ve Meryem Sûrelerinde İsa'dan bahsederken; ' G idin, Tevrat ve İncil'i öğrenin gelin ...' gibi ayetlere rastladım. Şimdi anladım ya; onun manası, benim anladığım gibi değilmiş meğer...İsa, Meryem Sûresi, 33'de: 'Doğduğum gün de, öleceğim gün de ve diri olarak kaldırılacağım gün de (Allah'tan) bana esenlik verilmiştir,' diyordu. Bütün bunlar, beni Hıristiyanlığa itti. Bir de, tv'deki filmlere bakıyordum; adamlar sürekli kiliseye gidiyorlar, çocuklarını da götürüyorlardı. Bu da bende ilgi uyandırıyordu...Sonra; İslam'da dört kadınla evlenme meselesi ve kadının bir sözle boşanması...Halbuki, Hıristiyanlıkta boşanmak yasaktı..."
Nevzat Bey hocamız, bütün bu meselelere kısa ve tatmin edici cevaplar verdi ve son mesele ile ilgili olarak; "Müslümanlıkta zaruri sebeplerden dolayı boşanırken mutlaka kadının hakkı korunur," şeklinde konuştu ve şu gerçeği vurguladı: "Bir ailede kadın ve erkek arasında sevgi kalkmış ve nefret ve kavga başlamışsa, boşanmamak bir zulümdür ve insan fıtratına aykırıdır. Bu durum, kadını gizli günah işlemeye ve bunalıma sürükler..."
Bu cevap Cem'in çok hoşuna gitti ve; "Çok güzel bir cevaptı. Aklımdaki çetin bir sorunun cevabını buldum," dedi.
Yine okuldan dışarı çıkmış, birlikte gezerken Cem, şu ilginç halini anlattı:
"Cumadan bu yana, bana bir hal oldu. İçimde namaza karşı bir sevgi oluştu; fakat bir türlü kılmaya yönelemiyorum! Yemeğe başlarken Hıristiyanca dua etmek istiyorum; ama dilimden 'Bismillâhirrahmânirrahîm' kelimesi dökülüyor. Kilisede söylenen ilahileri söylemek istiyorum, dilimden euzü-besmele çıkıyor. Şarkı söyleyeyim, diyorum; ' G ulhüvallah' okumaya başlıyorum!..Ne oldu bana yahu!?."
Belli ki, fıtratının sesini duymaya başlamıştı. İçinde meknuz bulunan hakikatın külleri savrulmaya başlamıştı. Ancak nefis ve şeytan da yakayı bırakmıyordu...
23 Aralık Çarşamba
Murat Reis Camii ndeyiz. İkindi namazı vakti yaklaşıyor. Hava epeyce soğuk. Camiin çeşmesindeki soğuk su ile abdest almaya başladım. Cem, şaşkın şaşkın bakıyor ve; "Bu soğukta abdest alınır mı? Ayaklar, bu soğukta yıkanır mı?.." diye söyleniyor. Ancak ben abdesti bitirir bitirmez Cem, abdest alışıma özenerek; "Ben de abdest almak istiyorum. Bu havada abdest alma zevkini ben de tatmak istiyorum," dedi ve kendisine yardımcı olmamı rica etti..
Abdest alırken ona yardımcı oldum. Sonunda çok rahatladığını söyledi. "Ne kadar güzel değil mi?" dedim. "Evet...Ben vaftiz olurken yıkandım; bir de ölünce yıkayacaklar..." dedi ve hep birlikte gülüştük.
Camide nasıl namaz kılınacağını sorunca, bazı şeyler tarif ettim ve; "Şimdilik bana bakarak beni taklit edebilirsin," dedim.
Camideyiz. Ezan-ı Muhammediyeyi okudum. Bilmem, bugüne kadar bu kadar iç huzuru ve iştiyakla ezan okumuş muydum?.. Müezzin mahfilindeyiz. İlk sünneti kıldıktan sonra yüksek sesle İhlas-ı Şerifleri okudum ve kâmet getirdim. Farzı, cemaatle birlikte kıldık. Cem de, hemen sağ yanımda bize göre namaz kılmayı denedi...Müezzinlik vazifemin sonunda cemaate aşir olarak Rahman Sûresinin ilk sayfasını okudum. Cem, mest oldu!
Dışarı çıkınca Cem, bizden erken davranıp; "Allah kabul etsln!" dedi. Biz de; "Âmin!" dedik. Namazdan büyük huzur duyduğunu, namaz dua ve sûrelerini öğrenmek istediğini (hatta benim gibi okumak istediğini) söyleyince camiin Kur'an Kursu bölümüne indik ve başladık namaz ve dua talimi yapmaya...Hayret ettim; yarım saat içinde Sübhâneke, Tehiyyât dualarını ve Fâtiha, İhlas sûrelerini -tabir caizse- su gibi ezberleyiverdi! O kadar azimli ve iştiyaklı ki; öğrendiğini sürekli tekrarlıyor ve herşeyi bir anda öğrenmek istiyor. Namazı, kendisine iyice öğretmemi istedi ve evde de namaz kılacağını söyledi. Ben de, namaz vakit ve rekatlarını ve kılınışını biraz daha göstererek anlattım. Ayrıca; kendisi camiin kursunda İmam-Hatip Lisesinde okuyan bazı çocuklara çarşamba, perşembe ve cuma günleri saat 13:30-16:00 arasında İngilizce dersi vermeye geleceği zaman buluşacak ve İslamî talim yapacaktık.
Saat 17:00 suları. Camiden çıktık, birlikte yürüyoruz. "Yaa Cem; demek ki, ne pahasına olursa olsun, İslam'ı iyice öğrenmeye kararlısın? Seni tebrik ederim," deyince cevabı şu oldu: "Ne demek, ne pahasına olursa olsun? G üç bir şey mi ki!?."
Bir ara, ona şu sözlerle takıldım: "İşin o kadar zor ki; hem Hıristiyanlığı, hem de İslam'ı yaşıyorsun!.." O da, esprili bir cevapla mukabele etti: "İyi ya; iki taraftan da sevap alıyorum!.." Tabii ki, böyle birşeyin mümkün olamayacağını kendisi de iyi biliyordu. Batılda, Allah'ın rızası olmadığı gibi batıl üzere yaşamanın da bir ecri olamazdı. " Hak gelince, batıl mutlaka zâil olur "du...
Cem'e, tam bir dönüşle İslam'a teslim olmadıkça kurtuluşunun mümkün olamayacağını, biraz da ısrarcı bir tavırla söyleyince; içinde bulunduğu camiadan hemen kopmasının mümkün olmadığını, derin düşünceli bir tarzda vurguladı...
Cem'in evi yönünde yürümeye devam ediyoruz. Bir-iki durak yürüdük ama bir türlü ayrılamıyoruz. Dün yaşadığı bir olayı anlatarak yolculuk sohbetimizi renklendiriyor:
- Dün akşam, babamla konuşur, tartışırken bir ara; "Hz.Muhammed'i kabul etmeyen puşttur!" dedi. Ben de; "Hakikaten öyledir!" dedim.
- Peki, babanız namaz kılıyor mu?
- Emekliden önce kılmış. Askerlik süresince kılamamış. Şimdi emekli, kılmaya devam ediyor. Kur'an da okuyor...
Cem, bu arada kendisi hakkında ilginç bir sual soruyor: "Ben sapık mıyım?.." Kendisine cevabım: "Hayır; hakikatı arayan sapık olamaz. Sen, bir hakikat arayıcısısın..."
Hala manevi buhranları tam anlamıyla bitmemiş görünüyordu...Belki de, henüz hidayet nasip olmamıştı...Evlerimize gitmek üzere kucaklaşıp ayrıldık.
24 Aralık Perşembe
Hıristiyanlık, gündemimizi yoğun bir şekilde işgal etmeye devam ediyor. İlahiyat öğrencileri olarak bu meseleyle bu derece ilgilenmemiz (zamanımızın büyük bir kısmını bu meseleye ayırmamız) ne derece doğruydu? Bilmiyorum ama; kilise camiasının ve bazı misyonerlerin, Hıristiyanlığı sürekli gündemde tutup, belki bazı bilinçsiz insanları kandırabilme ümidini daima taşıdıkları muhakkaktı.
Bu akşam, Alsancak'taki Dom Kilisesi' nde yapılacak olan Noel Yortusunu -son sınıf öğrencileri olarak izlemek üzere- Dinler Tarihi hocamız, papaz Vilçenso 'dan izin almıştı. Akşam saat 20:00 sularında Dom'un kapısına vardığımızda, okul arkadaşlarımızın kilise önünde büyük bir izdiham oluşturduklarına şahit oldum. İçeri sokmuyorlardı...Birazdan hocamız geldiler ve yetkili papazla görüştükten sonra üzülerek şunu ifade ettiler:
"Arkadaşlar; ben Vilçenso'dan kesin randevu almıştım. Ancak Amerikalı yeni papaz, güvenlik gerekçesiyle kabul etmiyor..."
İtirazlarımız ve içeri girme ısrarlarımız hiçbir fayda vermedi ve arkadaşlar yavaş yavaş dağılıp gittiler. Biz, birkaç arkadaşla âyinin seyrini bir süre dışarıdan izledikten sonra ayrıldık. Önce Protestanlar ayinlerini yapıp çıktıktan sonra Katolikler girdiler. Cem, ilk grup ile içeri girmişti. Hem girerken hem de çıktıktan sonra bizlerle ilgilenmemeyi tercih etti. Çekindiği birşeyler olmalıydı...
25 Aralık Cuma
Dinler Tarihi dersindeyiz. Hocamız, dün akşam yaşadığımız olumsuzluğun anormal bir şey olmadığını anlatmaya çalışıyor. Ancak Cem'in iyi niyetli olmadığını; dün akşam papazın kuyruğundan ayrılmadığını söylüyor.
O arada sınıfımıza, yan sınıf arkadaşlarımızdan birisiyle tanımadığımız birisi geldi. İsmi, Şakir ya da Şahin olacak. Onun da bir Hıristiyan olduğunu öğrendik. Aydınlı imiş. İlkokul mezunu birisi. Askerliğini Bayraklı'da yaparken, Müslümanların İslâmiyet'i yaşamamaları onu Hıristiyanlığa itmiş. Ancak şimdi İslam'ı yeniden araştırıyormuş...
Bu genç, Cem'in Protestan olduğunu, Katoliklerden adam çalmak istediğini, samimi olmadığını, ahlaki zaafları olduğunu, bazılarından para alıp dolandırdığını; bunun için Katolikler tarafından hiç sevilmediğini söyleyerek bizleri uyarmaya çalışıyor. Tabii ki, söylediklerinin ne derece doğru olduğunu bilemiyoruz. Mezhepler arası bir çekişme de olabilir, diye düşünüyoruz...
Sorularımız karşısında tam bir acziyet gösteriyor ve cevap veremiyor. Belli ki, tam olarak bilinçlenememiş...Sadece teslisi, papazın bir yumurta örneği ile açıkladığını söyleyebildi. Yumurtanın sarısı, akı ve kabuğu. Baba, oğul, kutsal ruh...Ne alakası varsa?!. Papazın, fakirleri ve hapishanedekileri zaman zaman ziyaret edip dertleriyle ilgilenmesini överek anlatıyor. Vilçenso'nun yanında bir yıl kaldığını söylemeyi de ihmal etmiyor...
Dersten çıkmış ve gençle ayak üstü sohbet ederken, Cem'in de okula geldiğini öğrendim. Dün akşamki olumsuz gelişmeden dolayı papazın özür dilediğini ve bugün saat 11:00'da yapılacak âyine davet ettiğini hocaya söylemeye gelmiş. Hoca da, -haklı olarak- gelemeyeceklerini söylemiş.
Cem ile birlikte okul kantinine indiğimizde, iki Hıristiyan arkadaşının onu beklediğine şahit oldum. Kendilerini hoşladım. Beni , Dom Kilisesi'ndeki âyine davet ettiler.
***
Dom 'dayız. İlk defa bir kiliseye giriyor ve bir âyin seyrediyorum. Gayet loş ve ruhsuz bir ortam. İngilizce âyin devam ediyor. Cem de, âyine iştirak ediyor...Kilise sıralarının büyük bir bölümünün boş olması ve neredeyse hiçbir gencin bulunmaması dikkatimi çekiyor. Ve âyinin aşk, heyecan ve canlılıktan son derece yoksun olması...Sonunda papaz, elinde haç ile âyine katılanların arasından geçiyor ve herkes ayağa kalkıyor; fakat ben kalkmıyorum. Arkamda duran bir Hıristiyan bayan; "Aaa! Hiç olmasa haça saygı gösterin; ayağa kalkın. Biz, camiye gidince böyle mi yapıyoruz?.." diyor, fısıltılı bir sesle. "Ben bir Müslümanım; inanmadığım haça ayağa kalkmam, onu kabullenmem anlamına gelir. Sonra, ikiyüzlü davranamam ki! Ama inançlara saygı farklı bir durumdur..." diyorum.
İsa ve Meryem 'in hayali resimleriyle dolu kilise duvarlarını biraz daha seyrettikten sonra Dom'dan çıktık. Davetim üzerine arkadaşı Adnan ve Cem, hep birlikte Alsancak Camii 'ne Cuma namazı için yollandık.
***
Alsancak Camii 'ndeyiz. Muhteşem bir mimari! İçerisi tıklım tıklım dolu. Ancak üst katta bir yer bulabildik. Son derece ferah ve huzur verici bir ortam. Ezana 15 dakika var. Hocanın, Kur'an okuyuşuyla gönüller manevi huzurla doluyor. Adnan , ayağı ağrıdığı için hutbeden önce camiden ayrıldı. Hutbe okunuyor. Konu; içki ve kumarın zararları ve haram kılınmasının hikmetleri. Cem'in pek hoşuna gitmemiş olacak ki, cami çıkışında hoca ile aynı mevzuda tartıştı ve gereken cevabı aldı.
Daha sonra Adnan ile buluşup Zeytinlik Camii altındaki evimize gittik. Birlikte yemek yedikten sonra sohbete devam ettik. Adnan, sakin ve dikkatle dinleyen ve düşünen birisi. Bir ara, düşünceli bir halde; "Öyleyse, ne olacak bu milletin hali?!." dedi. Ben de; "Araştırıp mutlaka gerçeği bulmak zorundalar. Ve gerçek tektir..." dedim.
***
Adnan(Andre) ile birlikte -Atatürk İl Halk Kütüphanesindeki "TM(Transandantal Meditasyon)" konulu konferansı takip etmek üzere- Cem ile Konak'ta buluştuk. Cem, benden istediği ilahi kasetini sordu. Kaseti, kendisine verdim. "Yunus ve Mevlanâ'dan başkasını kabul etmem," dedi. "İçinde, Hacı Bayram'dan da ilahi var. Ayrıca ezan da var," dedim. Kabul etti.
Biraz erken gelmişiz; konferansa birbuçuk saat daha var. Zamanımızı değerlendirmek için yakında bulunan bir resim sergisini gezdik. Hem geziyor, hem de sohbet ediyoruz. İslam'daki kadın hakları ve tesettürdenden konu açıldı. Açıklamalarımı kabullenmek durumunda kaldılar...
Cem, salep içmek için bizi sahildeki içkili bir yere davet edince itiraz ettim ve; "insanlığı zehirleyenlere katkıda bulunmak istemiyorum," dedim. Yine Cem'in gösterdiği içkisiz bir pastanede oturduk saleplerimizi içerken sohbete devam ediyoruz...
Cem, Adnan'a namaz duaları ve sûrelerinden bazılarını okumasını söylüyor ve Adnan'ın eksiklerini tamamlıyor...
Pastaneden çıktıktan sonra Konak Camii'nde ben akşam namazını kılarken, onlar da camiin bir köşesinde beklediler. Daha sonra, konferansı dinlemeye gittik.
‘TM' konferansı bittikten sonra, Cem ve arkadaşlarına bir değerlendirme yaptım: "Biz Müslümanlar, bu konferansta tavsiye edilen meditasyon uygulamasıyla elde edilecek neticenin bin katını ibadetlerimizde, özellikte tasavvuftaki tefekkür ve rabıta ile yaşıyoruz. İslami ibadetler, gerçek iman temeline dayandığı için gerçek ve daimi huzurun kaynağı oluyor. Bunlar, insanları meditasyon seanslarına davet ederek yüksek ücretler alıp çıkar sağlamaya çalışıyorlar; ama hiçbir ibadet karşılığı ücret ödemeniz gerekmiyor..."
30 Aralık Çarşamba
Okul ve dava arkadaşım Ahmet Bayrakatar ile -Murat Reis Camii'ne kurs vermek için gelmesini beklediğimiz- Cem'e vermesi için kısa bir mektup yazdım. Mektubum şu şekildeydi:
"Selam ile...
Bilmiyorum; galiba biz, sizlere İslam'ı gerçek manada anlatamadık... Yoksa siz mi, anlamak istemediniz?..Halbuki, zeki ve anlayışlı birisine benziyorsunuz.
Araştırırsanız ve akl-ı seliminizle düşünürseniz anlayacaksınız...
Bizim, İslam'a davetten maksadımız, dünyevi bir çıkar için değil sadece Allah rızasını kazanmak içindir.
Senin gibi zeki bir insanın ebedi hüsrana uğramasına gönlüm razı olmadığından ve sorumluluk anlayışımın gereği olarak bu kadar yoğun gayret sarf ediyorum. Hz.Ebubekir(r.a.) şöyle demişti: 'Ya Rabbi! Ahiret günü vücudumu o kadar büyült ki, cehennemi doldurayım da kimse oraya girmesin!...' O merhamet önderinden ilhamla ben de diyorum ki: 'Ya Rabbi! -İmandan mahrum olmayayım- ama beni cehenneminde cayır cayır yak da yeter ki, Cem kurtulsun!..'
Eğer İslam hakkında hala tereddütleriniz varsa, sizi daha bilgili ve yetkili alimlerle tanıştırabilirim. Yeter ki, siz isteyin. Çünkü her sorunun cevabı ve her derdin devası ancak İslam'dadır..."
İşbu mektubum, -ne yazık ki- muhatabına ulaştırılamadı. Zira muhatap, beklenen yere gelmemişti.
09 Ocak 1982 Cumartesi
Bugün, Şemseddin Yeşil 'in 'Amerikalıların Suallerine Cevaplar' isimli eserini okuyorum. Bilvesile görüştüğümüz -Ege Üniversitesi öğretim üyesi- Pof. Dr. Saffet Solak Bey tavsiye etmişti. Mükemmel bir kitap!..Bugünlerde bana lazım olan birçok konuyu bu kitapta bulabiliyorum.
Yatsı namazından sonra, aynı camiin lojmanında birlikte ikamet ettiğimiz Baki Can 'ın(Basın-Yayın Yüksek Okulu öğrencisi) 'İslam'ın Dünya G örüşü' konulu konferansını dinledikten sonra saat 02:30'a kadar Ş. Yeşil'in mezkur kitabını ve N. F. Kısakürek 'in 'es-Selam' isimli kitabını okuyup bitirdim ve yattım.
Rüyamda, Mescid-i Haram 'dayım... Kabe 'ye doğru bir kafile halinde gidiyoruz. Kabe'ye yaklaşırken, önemli bir noktaya ilk yaklaşan olmak için önden birkaç kişi -birden- koşmaya başlıyoruz. Ben, Kabe'ye varmadan, mübarek bir makamı sezerek önce oraya uğradıktan sonra Kabe'ye yaklaşıyorum. İlahiyat'tan Avni İlhan hocamız dua ediyor, bizler "âmin!" diyoruz. Büyük bir huzur içinde olduğumu hissediyorum. Çok kalabalık değil; ama insanlar, kafile kafile gelmeye devam ediyor...Kabe civarında dolaşırken Müslüman olmak isteyen iki Alman gence iyice yaklaşıyorum. Müslüman olmak için ne yapmaları gerektiğini soruyorlar. Ben de, 'Kelime-i Şehadet' getirmeleri gerektiğini öğütlüyorum. Durumu ayrıca İlhan hocaya da iletiyorum. Kabe'nin arka kısmında yüksekçe bir yere çıkıyoruz. Buradan, Kabe'nin ve çevre arazilerin çok mütevazı durumunu seyrediyoruz...Birisi bana, bazı peygamberlerin ve ashabın kabirlerini gösteriyor...Fakat mezarlar, sanki yeni gömülmüş gibi. Toprağın tazeliğinden bu kanaate varıyorum. Kabirleri işaret eden kişi, kime ait olduğunu tam olarak belirtemiyor; ama İbrahim (a.s.)'ın kabrini gösterir gibi...Gönül ferahlığı içinde dolaşmaya devam ediyorum. Hoca, cemaate sürekli dua ettriyor. Ben de, Kabe'ye yakın bir yerde yapılan duaya koşuyorum ve 'âmin!' diyorum. Kabe'nin çevresi bana dar gibi gözüküyor ve 'insanlar buraya nasıl sığacaklar ve nasıl tavaf edecekler?' diye düşünüyorum...Bu sıkışıklıkta, acaba ben de zor durumda kalır mıyım, diye de hesap ediyorum; ama 'Allah aşkı, insanlara her türlü sıkıntıyı unutturur,' diye de kendimi teselli ediyorum. Ve büyük bir sevinç içinde uyanıyorum!..
Yatarken; "Allah'ım, bizi hidayetten ayırma ve Cem'e gerçek hidayeti nasip eyle!" diye dua etmiştim. Bu duama karşılık, bu rüya ve manevi huzur, Rabbimin bana bir lutfuydu belki de...
10 Ocak Pazar
Dom Kilisesi 'ndeyiz. Ayini izliyorum. Ayini Papaz Vilçenso yönetiyor. Cem de, ayine aynen iştirak ediyor. Ayin sonunda o da, papazın sırayla ikram ettiği şaraba batırılmış ekmekten yiyor ve şarabı yudumluyor...Ekmek İsa 'nın etini, şarap da kanını temsil ediyormuş...
Dom'dan sonra Cem ile birlikte, -Alsancak Tren İstasyonu bitişiğinde bulunan- Anglikan Kilisesi 'ne doğru gidiyoruz. Yolda kendisine; "Demek, şimdi siz, İsa'nın kanını içip etini yediniz?.." deyince; "Elbette; siz kurban eti yemez misiniz? İsa da, tanrının kuzusu olarak insanların günahları için kendini kurban ettirmiştir," dedi. Ben de; "Eti yenen kurban, hayvandan olur; insan, insanın etini yiyemez ki! Siz bunu yapmakla İsa'ya hakaret ediyorsunuz. Sana 'senin etini yerim, kanını içerim!' desem, bu bir hakaret anlamı taşımaz mı?" deyince cevap veremedi ve sadece kızdı...Derken, konuyu değiştirerek İslam'da adam öldürme cezasının bir vahşet olduğunu söylemek istedi. Ben de cevaben; "Kur'an'ın açık ayetlerine göre, haksız yere adam öldüren -ölünün tarafı affetmedikçe- gerçek adalet yerini bulsun diye öldürülür. ' Sizin için kısasta hayat vardır ,' buyurulmaktadır. Kudurmuş ve toplumu tehdit eden bir köpeği öldürmemek, bütün toplumu ölüme mahkum etmek anlamına gelir. Bir toplumun topyekün katli mi, yoksa bir suçlunun katli mi daha hayırlıdır?" dedim. Tabi ki, itiraz edemedi. Çünkü İslam'ın hükümleri; akla, ilme, insan fıtratına ve hayatın gerçeklerine en uygun hükümlerdir...
Anglikan 'dayız. Orada da ayin bitmiş. Demek ki, hepsi de ayini 09:30'da başlatıyor. Kilisenin kantinine indik. Herkes kahve içiyor. Biraz tereddüt ve araştırdıktan sonra ben de bir sütlü kahve içtim. Aynı mekanda Aleksandır isimli birisiyle Hıristiyanlığın bugünkü inanç esasları üzerine iki saate yakın tartışmamız oldu. İtirazlarım ve açıklamalarım karşısında aciz kalınca; "Bu mesele aklî değildir; öylece kabullenmek lazım," diyor.
Aleksandır isimli genç; " G örüyorsunuz, insanlar sapıtmışlar. Siz de Allah'a çağırıyorsunuz, biz de. Birbirimize düşmeyelim..." deyince ben; aynı ilaha inanmadığımızı, Hıristiyanlığın bugünkü inançlarının, insanlığın sapıklığına katkıda bulunduğunu, insanlığı kurtaracak yegane dinin ancak İslam olduğunu anlattım. Genci, derin bir sessizlik kapladı...Ancak Cem, tam bir bir Hıristiyan gibi konuşuyor ve yakasından haç rozetini eksik etmiyor...Hatta bir ara yolda bana -şakayla karışık- " G el sen Hıristiyan ol!" bile demişti...Demek ki, misyonerlik görevi hala devam ediyordu...
18 Ocak Pazartesi
İlahiyat 1. sınıftan Bünyamin anlatıyor:
"Çocuğun(Cem'in) acayip hayal dünyası var; başka âlemlerde yaşıyor! Sık sık senin öğrettiğin ilahileri söylüyor. Bir ara bana şunu söyledi: 'Hıristiyanlığa inandığım halde içimde Hıristiyanlık adına bir şey kalmadı. Hıristiyanlık, şu anda benim için bütün ilginçliğini yitirdi...'"
22 Ocak Cuma
Mehmet Zeki ve Ferhat 'la birlikte Alsancak Camii 'nde yatsı namazını kıldıktan sonra, Atatürk Lisesi arkasında Amerikalı Müslümanların toplanıp Kur'an öğrenimi yaptığı bir apartman dairesine gittik. Aman Allah'ım, ne hoş bir manzara!..Siyah, beyaz, çoluk-çocuk 20-30 Amerikalı Müslüman biraraya gelmişler; Kur'an-ı Kerim'in İngilizce mealinden(A. Yusuf Ali'nin) birisi okuyor ve diğerleri huşu içinde takip ediyor. Sonunda İngilizce dua ve el-Fatiha ile bitirdiler. Dersten sonra tanıştık; İktisat Fakultesi'nden Arif Ersoy , bu öğretim çalışmasında kendilerine sürekli yardımcı oluyormuş. Bizden ezan okumamızı istediler; Ferhat ve Mehmet Zeki bu isteklerini yerine getirdi. Derin bir manevi lezzet aldıkları her hallerinden belli oluyordu...
Bunlar, NATO üssünde görev yapan Amerikalı askerler ve aileleriydi. Kimisi, Amerika'da birkaç yıl evvel Müslüman olmuş, kimisi de Türkiye'de İslamla yeni tanışmıştı. Bir ara Cem'i, bunlarla tanıştırmak aklımdan geçtiyse de; daha sonra -faydalı olmayacağını, belki de zararlı olacağını düşünerek- vazgeçtim...
Eve dönerken, Hucurât Sûresi'nin 13. ayetini bir kez daha düşünerek İslâm'ın yüceliğinin tekrar farkına vardım:
" Ey insanlar! Biz, sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah yanında en üstün olanınız, (Allah'ın buyrukları dışına çıkmaktan) en çok korunanınızdır ."
24 Ocak Pazar
Alsancak'taki Anglikan Kilisesi 'nde ayini seyrediyorum. Yanımda oturan Cem , şeklen ayine katılıyor.(Ya da ben öyle zannediyorum...) Arasıra; "Hiç içimden gelmiyor," diye de itirafta bulunuyor. O arada, kendisine notlarımdaki bazı hadisleri okuyup açıklıyorum. Müslüman olmuş ve İzmir'de ikamet eden Amerikalıların gazetedeki resim ve haberini gösteriyorum. Hayretini gizleyemiyor ve onlarla görüşmek istediğini söylüyor. Ben de; "mümkündür," diyorum.
Ayin devam ediyor. Cem, zaman zaman çok canının sıkıldığını söylüyor. Belli ki, manevi tatminsizlik içinde ve gerçek huzura erememenin sancılarını çekmeye devam ediyor...
Ayin sonrası, kilisenin çay-kahve içilen bölümündeyiz. Herkes birşeyler içiyor ve ayaküstü sohbet ediyor. Bana da bir kahve ısmarlandı. Yarısına kadar içtim ve hoşuma gitmedi, bıraktım. Elektrik sobasının başında Uşak Lisesi öğrencisi Mehmet ile sohbet halindeyiz. O da, ayine gelmiş. 7-8 sene evvel Uşak'ta, cami avlusunda İncil dağıtırken karakola götürülen bir Amerikalı ile tanışmış. Ona duyduğu sevgi sayesinde Hıristiyanlığı seçmiş ve o an duyduğu sevgi, hala içini kavurmakta imiş...İncil'i okumuş hoşuna gitmiş...Babası ölmüş. "Artık, kimse Hıristiyan olmama engel olamaz!" diyor...Benim, Müslüman olduğumun henüz farkında değil. "Hıristiyan olmadan önce İslam'ı ve Kur'an'ı inceledin mi? Bu konuda din dersi hocanızla da tartışabilirsiniz..." dedim. İslam hakkında doğru bilgilere sahip olmadığı anlaşılıyor. Özel bir araştırma merakı ve gayreti de olmamış...Sohbetimiz derinleştikçe Müslüman olduğumu fark edince temkinli konuşmaya ve bana "hoca" diye hitap etmeye başladı.
Amarikalı olduğunu öğrendiğim bir misyoner, salonun bir ucunda arasıra bana bakarak yanındakiyle birşeyler konuşuyor. Belli ki, benim hakkımda konuşuyorlar. Derken yanıma geldi. El sıkıştıktan sonra; " Sana bir şey soracağım; buraya niçin geliyorsun!?" dedi. "Ben bir araştırmacıyım..." dedim. " G elmenize gerek yok; çünkü anlayamazsınız..." dedi. Belli ki, orada bulunmam ve bazılarını etkilemem onu hayli rahatsız etmişti.
Yine aynı mekanda, Diş Hekimliği Fakultesinde okuyan İranlı Hıristiyan bir gençle tanışıyorum. İki senedir -askere alırlar diye- İran'a gitmiyormuş. Ne İncil'i anlayabilmiş, ne de İslam'ı biliyor. Kur'an'ın ve ibadetlerin tamamen Türkçe olmasını savunuyor. Kendisi Müslüman olmadığı halde, böyle bir konuyu dert edinmesinin özel bir maksadı olmalı...İbadetlerde böyle bir şeyin doğru olmadığını, ancak her Müslümanın, Kur'an açıklamalarını okuyarak anlamaya çalışması gerektiğini anlattım. Başa çıkamayacağını anlayınca başka bir taktik denemek istedi ve şu garip ve acayip teklifte bulundu: "Ben, dinimi öğrenir, yaşarım. Ama başkasına hiç anlatmam. Ya yanlışta isem...Sen de öyle yap." Peki, bunca misyonerlik faaliyetleri neyin nesiydi?..
***
Anglikan'dan çıktıktan sonra Cem ve lise mezunu iki Hıristiyan gençle konuşa-tartışa Büyük Efes Oteli 'nin önüne geldik Otel önündeki heykelin yanında, tartışmamız epeyce devam etti. Sevgideki ifratın doğru olmadığını anlatmaya çalışıyorum. Onlar; "Düşmanını da seveceksin," felsefesi güdüyorlar. "Peki, hiç cezalandırmayacak mısın?" diyorum. "Herşeyi Rabbe bırakalım," diyorlar. "Peki, adam bıçakla saldırırsa..." diyorum. "Bırak, öl(!)..." diyor. Tabii ki, hep birlikte gülüşüyoruz!..
***
Saat 14:00 suları. Cem ile birlikte -Alsancak civarında- Amerikalı Müslümanların bulunduğu mekandayız. İslam üzerine İngilizce bir konferans veriliyor. Daha sonra yine İslam üzerine çeşitli makaleler okunuyor ve yorumlar yapılıyor. Bu durum, Cem'in hayli şaşkınlığına sebep oluyor!..
Saat 15:00'dan sonra, Cem ile birlikte Zeytinlik 'teki evime gelmek üzere otobüsteyiz. Cem; "Biz de, İslam hakkında güzel bir vaaz hazırlayalım," diyor. Ben; "Niye olmasın; ama bu vaaz için ciddi bir çalışma gerekir. Hem, sen henüz Müslümanlığını açıkça ilan etmiş değilsin; bu merak nereden çıktı?.." dedim. "Elhamdülillah, biz de Müslümanız!.." dedi. "Açık, samimi ve net olmalısın. Hz.Ömer ve Ebu Zer gibi..." dedim ve onların kıssalarını anlattım. Otobüsteki bu sohbetimiz, -bize kulak misafiri olan- ilahiyat mezunu emekli bir hocaefendinin çok hoşuna gitmiş. Kendileriyle kısa bir tanışmamız oldu.
***
Zeytinlik Camii Kur'an Kursu 'ndayız. Cem ve 7-8 Müslüman arkadaşımla birlikte, zikirle karışık bir ilahi çalışması yaptık. Cem , ilahi arasında İslam'ı öven güzel bir şiir okudu. Doğrusu hayret ettik!.. Sonra kasetten, Abdüssamed okuyuşuyla Tekvir Sûresi'ni dinledik ve anlamı üzerinde kısa bir sohbet ettik. Cem, istiharenin nasıl yapılacağını bizden öğrenerek not aldı ve gitmek üzere müsaade istedi.
Kendisini otobüs durağına kadar yolcu ederken eski günlerini hatırlattı...Bir zamanlar aşırı solcu ve Leninci olduğunu söyledi ve devrim marşlarından epeyce mırıldandı. Birlikte güldük!.. Vedalaşıp ayrıldık.
O günden sonra Cem ile önemli bir görüşmemiz olmadı. Doğrusu; ben de artık onu kendi haline bırakmayı uygun buldum. Bu kadar yeter diye düşündüm...
***
Onun, kalbî bir teslimiyetle Müslüman olduğu hakkında kesin kanaate eremedim. Onun gerçekten Müslüman olmasıyla kazanacağı huzur ve mutluluğu ve Müslümanların onunla kazanacağı manevi güç ve desteği net olarak görmeyi çok arzu ederdim. Ama bu tam anlamıyla nasip olamadı. Ama şu bir gerçek ve benim için büyük bir mutluluk ki; ona İslam'ı en güzel bir şekilde anlatmak için gayret sarf ederken bizler de, İslam'ın nice güzelliklerinin ve hikmetlerinin şuuruna erdik. Bir de; -bu vesile ile- bugünkü İnciller ve Tevrat 'ın, -yüzlerce örneklemeyle- asla ilahi bir kitap olamayacağını kesinlikle anlamış olduk.
" Allah, kimi saptırır(sapıklığında bırakır)sa; artık onu yola getiren olmaz. Allah, kime de yol gösterirse(hidayet verirse); artık onu saptıran olmaz ." (Zümer Sûresi, 36,37)