'DİNLERARASI DİYALOG İÇİN PAPALIK KONSEYİ' MİSYONUNUN BİR PARÇASI OLMAK
YA DA
'UCUZ CENNET' DAĞITANLAR
Dinlerarası Diyaloğun Açık Hedefi / Bize Ne Bundan!?
Misyonerlerin -tabir caizse- cirit attığı ve alabildiğine Hıristiyanlık propagandası yapılan bir dünyada yaşamaya adeta mahkum edilmişiz. 'Dinlerarası diyalog ve hoşgörü' sloganlarıyla dünyayı Hıristiyanlaştırma ve Batı'nın iyice kölesi haline sokma projesi adım adım uygulanmak istenmektedir. Papa II. John Paul 'un 2000 yılına girerken (24 Aralık) yayınladığı mesajdan da bu acı gerçeği zaten anlamak mümkündür: "Birinci bin yılda Avrupa Hıristiyanlaştırdı. İkinci bir yılda Amerika ve Afrika Hıristiyanlaştırıldı. Üçüncü bin yılda ise Asya'yı Hıristiyanlaştıralım."
Yine; ilk defa 1962'de toplanan ve 2. ve 3. oturumu 6 Ağustos 1964'de yapılan II. Vatikan Konsili 'nin bu iki oturumu arasında Papa VI. Paul 'ün, temel konusu "Diyalog" olan "Ecclesiam Suam" isimli genelgesinden sonra aynı çizgiyi takip eden papa II. John Paul'ün 1991 yılında ilan ettiği "Redemptoris Missio(Kurtarıcı Misyon)" isimli genelgesinde aynen şöyle deniyordu:
"Dinlerarası diyolog, Kilise'nin bütün insanları Kilise'ye döndürme amaçlı misyonunun bir parçasıdır...Bu misyon aslında Mesih'i ve İncil'i bilmeyenlere ve diğer dinlere mensup olanlara yöneliktir. Tanrı, Mesih vasıtasıyla bütün insanları kendine çağırmakta, vahyinin ve sevgisinin mükemmelliğini onlarla paylaşmak istemektedir...Bu açıklamalar yapılırken, kurtuluşun Mesih'ten geldiği ve diyalogun evangelizasyon (misyon)dan ayrılmadığı gerçeği gözardı edilmemiştir." (John Paul II, Redemptoris Missio - Encyclical Letter of the Supreme Pontiff on the Permanent Validity of the Church's Missionary Mandate-Libreria Editrice Vaticana, Roma 1991)
1964 yılında 2. Vatikan Konsili esnasında Papa VI. Paul 'ün talimatıyla kurulan 'Hıristiyan Olmayanlar Sekreteryası' nın 1973 yılında sekreterlik görevine getirilen Pietro Rossano , Sekreterya'nın yayın organı Bulletin 'deki bir yazısında, yine aynı amaçtan kılpayı sapmadan şunu belirtiyordu:
"Diyalogdan söz ettiğimizde, açıktır ki bu faaliyeti, kilise şartları çerçevesinde misyoner ve İncil'i öğreten bir cemaat olarak yapıyoruz. kilisenin bütün faaliyetleri, üzerinde taşıdığı şeyleri yani Mesih'in sevgisini ve Mesih'in sözlerini nakletmeye yöneliktir. Bu sebeple diyalog, Kilise'nin İncil'i yayma amaçlı misyonunun çerçevesi içinde yer alır."
1984 yılından beri "Hıristiyan Olmayanlar Sekreteryası" nın başkanlığını yapan Kardinal Francis Arinze ise, geçmişten bugüne gelinen noktayı anlatırken; "Papa VI. Paul'ün vizyonu gerçekleşmektedir. Çünkü dinlerarası diyalog, kilise misyonunun normal bir parçası olarak görülmektedir," diyordu. (Francis A. Arinze, Prospects of Evangelization With Reference to the Areas of the Non-Christian Religions, Twenty Years After Vatikan II. Bulletin, 59/XX-2, 1985, 124)
Hırıstiyanlığın batıl ve sömürgeci yüzünün iyice ortaya çıktığı ve insanlığın tek kurtarıcı din olan İslam'a yöneldiği bir demde, Papalığın -bazı İslami çevre ve Müslüman düşünürleri kullanarak- sahneye koyduğu 'Dinlerarası Diyalog ve Hoşgörü" senaryosu -ne yazık ki- beklenen -menfi- semeresini vermeye başlamıştır. Bugün artık Hırıstiyanlık ve Yahudiliğin de hak din olduğunu savunan gafil (belki de kötü maksatlı) insanların sayısı artmaktadır.
Senaryo, öylesine başarıyla uygulanmıştır ki; aşırı ümide kapılan (ifrat derecesinde ümitvar olan) bazıları, bu diyalogtan (aslında monologtan) din adına (güya İslam adına) faydalanacaklarını umarken, Papalık -bugünkü Hırıstiyanlığın hak din olduğunu kabullendirdikten sonra- onları batıl ve cehennemlik ilan ediverdi!..Nasıl mı? Dünya basınına yansıyan şu önemli haberi, okumayanlar için hatırlatalım ve birlikte düşünelim:
"Son 38 yıldır başlattığı 'Dinlerarası Diyalog' kavramı ile 'dinlerin eşitliği'nden dem vuran Vatikan, maskesini indirerek gerçek yüzünü tüm çıplaklığı ile gözler önüne serdi...ABD'nin önde gelen gazetelerinden ' Washington Post ' G azetesinde yayınlanan haberde; Vatikan'ın dinlerarası eşitliği reddettiği belirtildi...Vatikan, Papa 2. John Paul tarafından onaylanan teolojik belgeyle; insanlığın kurtuluşu için tek yolun Katolik Mezhebi olduğunu ve diğer dinlerin Katoliklikle eşit olmadığını ilan etti. Vatikan İnanç Doktrini Kurulu tarafından hazırlanan raporda, Hırıstiyan olmayanların kurtarılması gerektiği, ancak kurtarılma şanslarının düşük olduğu iddia edildi. G erçek dinin sadece Katolik Mezhebi Kilisesinde yaşandığı savunulan belgede, Katolik inancının diğer tüm inançların anası olduğu öne sürüldü. Belgede, 'dini görecelilik' olarak tanımlanan 'dinde farklılık' anlayışı ise tamamen reddediliyor. Vatikan'ın dini doktrinle ilgili bir numaralı yetkilisi Kardinal Joseph Ratzinger , belgeyi tanıtmak üzere düzenlediği basın toplantısında; 'bazı teologların, tüm dinleri eşit görerek hoşgörünün sınırlarını aştıklarını ve amacından saptıklarını' iddia etti." (Yeni Mesaj Gazetesi, 08 Eylül 2000)
Halbuki, II . Vatikan Konsili Kararları ndan birinde; Hıristiyanlığın dışında da kurtuluşun olabileceği, bunun da başında İslamiyetin geldiği belirtilmişti. (Bkz.: Christianity and other Religions, ed.: John Hick and Brian Hebblethwaite, Philadelphia, Fortress Press, 1988 s. 82-83) Ne var ki, kilise, bu konudaki kendi kararından daha sonra vazgeçmiştir. (Dinler Arası Diyalog, Mustafa Köylü, s.137-138)
Şimdi -İslamiyet şöyle dursun- Papalığa göre; Hıristiyanlığın diğer mezheplerinde olmak bile kurtuluş için yeterli sayılmıyor; sadece Katolik mezhebinden olanlar kurtulabiliyor!..
Böylece, dinlerarası diyalog konusunda papalığın hiç de samimi olmadığı, bilakis bir oyun ve aldatmaca içinde olduğu anlaşılmıyor mu?..
Yahudi ve Hıristiyanlar Kimin Cennetine Girecekler?
'Cehennemi lüzumsuz görüp ucuz Cennet' dağıtarak bugünkü Hıristiyan ve Yahudilerin de Cennet'e girebileceği inancını yaymanın Kur'anî/İslamî hiçbir dayanağı yoktur.
Bir inanç ve ibadet sistemi, bize Cennet'i kazandırabildikten sonra, o dinin ve kitabının batıl olması düşünülebilir mi?..Halbuki Cenab-ı Allah, gönderdiği 'Son Kitap'ta/ Kur'an'da bakınız ne buyuruyor:
" Yahudiler; 'Üzeyr, Allah'ın oğludur' dediler. Hıristiyanlar da; 'Mesih(İsa) Allah'ın oğludur' dediler. Bu, onların ağızlarıyla geveledikleri sözleridir. (Sözlerini), önceden inkar etmiş(olan müşrik)lerin sözlerine benzetiyorlar. Allah, onları kahretsin; nasıl da (haktan batıla) çevriliyorlar !.." (Tevbe S.,30)
" Hahamlarını ve rahiplerini Allah'tan ayrı rabler edindiler; Meryem oğlu Mesih'i de. Oysa kendilerine, yalnız tek tanrı olan Allah'a ibadet etmeleri emredilmişti. Ondan başka tanrı yoktur. O, onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir ." (Tevbe S.31)
Bu ayetlerde, Yahudi ve Hıristiyanların ne büyük bir sapıklık içinde oldukları ve bu sapıklıktan dolayı Allah'ın kahrına uğradıkları açıkça beyan buyruluyor.
" Andolsun; 'Allah ancak Meryem oğlu Mesih(İsa)'tir' diyenler elbette 'kafir' olmuşlardır. Halbuki Mesih demişti ki; 'Ey İsrailoğulları; benim Rabbim ve sizin Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin. Zira kim Allah'a ortak koşarsa muhakkak ki, Allah ona 'cenneti haram etmiştir' ve onun varacağı yer ateştir; zalimlerin yardımcıları yoktur .'"/"A llah, üçün üçüncüsüdür(Teslis) diyenler, elbette 'kafir' olmuşlardır . Oysa yalnız bir tek tanrı vardır; başka tanrı yoktur. Bu dediklerinden vazgeçmezlerse, elbette onlardan inkar edenlere acı bir azap dokunacaktır. " (Maide S. 72, 73)
Büyük müfessir Elmalılı M. Hamdi Yazır , Bakara Sûresinin 221. ayetini açıklarken, bugünkü Yahudi ve Hıristiyanların gerçekte 'müşrik' oldukları tesbitini yapmakta ve şu izahatı getirmektedir:
"Müşrik, Kur'an dilinde iki anlama gelir ki, biri zahiri, diğeri hakikidir. Zahiri müşrik, açıktan açığa Allah'a ortak koşan, birden fazla ilah olduğu kanaatinde olanlardır. Bu anlama göre, kitap ehline müşrik denmez. Hakiki müşrik de, gerçekten tevhidi ve İslam dinini inkar edenler, yani mü'min olmayan gayr-i Müslimlerdir. Bu anlama göre, kitap ehli olan Yahudiler ve hırıstiyanlar da müşriktirler. Çünkü bunlar, dıştan tevhide inandıklarını ileri sürmelerine rağmen, gerçekte Allah'ın çocuğu olduğu kanaatindedirler. Hıristiyanlar, teslise inanırlar ve ' Mesih, Allah'ın oğludur, ' demişlerdir. Yahudiler de, ' Üzeyr, Allah'ın oğludur, ' demişlerdir. Böyle demekle birlikte onlar, tevhide inandıklarını da iddia ederler. Demek ki; her ikisi de dıştan dışa müşrik değillerse de, gerçekte müşriktirler. Bunun için mutlak olarak müşrik denildiği ve özellikle iman karşılığında söylendiği zaman, mutlak anlamı üzere kullanılmış demektir ve genel olarak kafirleri kapsar." (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, Azim Dağıtım, c.2, sh. 94-95)
Bakınız, Sevgili Peygamberimiz(s.a.v.) bu hususta neler buyuruyor:
" Muhammed'in nefsi elinde olan Allah'a yemin olsun ki; bu ümmette hiçbir kimsenin Yahudi veya Hıristiyan olduğunu duymak istemiyorum. Eğer böyle bir kişi, bana inanmadan önce ölürse o ancak cehennemliktir. " (Sahih-i Müslim, Kitabü'l-İman, bab:70 / Zadü'l-Mesir, İ.365 / Tefsiru'l-Kur'ani'l-Azim, İ.363)
" Ümmetimden veya Yahudilerden ya da Hıristiyanlardan her kim, benim peygamber olduğumu işitir de bana iman etmezse o kişi cennete giremeyecektir. " (Ahmed İbn Hanbel, Müsned, IV.396 / Tefsiru'l-Kur'ani'l-Azim, II.266)
Rabbü'l-âlemin'in 'kafir ve cehennemlik' olarak ilan ettiklerini Cennet'e sokma yetkisini kim kendinde görebilir?!.Kimin merhameti, Allah'ın rahmet ve merhametinden daha üstün olabilir!? Yoksa bizim bilmediğimiz yeni tanrılar mı türedi!? 'Çağdaş Hoşgörü Tanrıları' (!)...
" De ki: 'Ey Ehl-i Kitap(Yahudi ve Hıristiyanlar)! Bizim ve sizin aranızda eşit olan bir kelimeye gelin: Yalnız Allah'a tapalım, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım; birimiz, diğerini Alllah'tan başka tanrı edinmesin' ." (Al-i İmran S.,64)
Yahudi ve Hıristiyanlar hak üzere iseler ve Allah'a şirk koşmuyorlarsa, C. Allah onlar hakkında -haşa- boş sözler mi beyan ediyor?! Haşa, Allah onlara iftira mı ediyor?..
Hıristiyanlıktaki "Teslis: Üçleme" inancı, İsa'yı Allah'ın oğlu ve aynı zamanda "Allah" olarak kabullenmek, apaçık şirk değilse nedir?.. "İmdi siz gidip bütün milletlere öğretin. Onları baba, oğul ve ruhu'l-kuds namına vaftiz edin." (Matta İncili, 28/19) Bu cümlelerin, şirke bulaşmadan yorumunu kim yapabilir?..
Kaldı ki, yukarıdaki ayetler nazil olduğu zaman, Hıristiyan iken sonradan Müslüman olan Adiy b. Hâtem ; "Ya Rasulellah! Biz din büyüklerimize tapmazdık" deyince Allah Resulü; "Onlar bir şeyi helal ve haram kılarlar; siz de onların dediklerine uymaz mı idiniz? İşte bu, onlara tapmak demektir," buyurmuşlardır.
Öyleyse; yeri göğü yarattıktan sonra aciz düşüp yorulan ve istirahata çekilen Yahova mı gerçek olan Allah!?: "Ve Allah(Yahova), yaptığı işi yedinci günde bitirdi ve bütün işten yedinci günde istirahat etti." (Tevrat; Tekvin, 2/2)
Ve geleceği bilememe/görememe cehaletiyle ma'lul olarak yanlış kararlar veren ve sonunda pişman olan ve sözünde durmayan(yalancı) bir tanrı mı gerçek Allah olacak?!.. "Ve Rab gördü ki, yeryüzünde adamın kötülüğü çoktu ve hergün yüreğinin düşünceleri ve kuruntuları ancak kötü idi. Ve Rab, yeryüzünde adamı yaptığına nadim(pişman) oldu ve yüreğinde acı duydu. Ve Rab dedi: Yarattığım adamı ve hayvanları, sürünenleri ve göklerin kuşlarını toprağın yüzü üzerinden sileceğim; çünkü onları yaptığıma nadim oldum." (Tevrat; Tekvin, 6 / 5, 6, 7)
Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan'ın ayetlerinden anlaşılan odur ki; İslam'ın/Kur'an'ın Allah'ı(c.c.), bugünkü (muharref: bozulmuş/değiştirilmiş) Tevrat ve İncillere inananların şirkte (küfürde) ve cehennemlik olduklarını beyan ediyor.
Bugünkü Yahudi ve Hıristiyanlar; Kur'an'ın, esmâ ve sıfatlarını zihinlerde/gönüllerde hiçbir şüphe bırakmayacak bir açıklıkla beyan ettiği Allah'a inanmadıklarına ve özellikleri tamamen farklı -uydurma- bir tanrıya inandıklarına göre; kimin cennetine girecekler? Mesih'in mi, Yahova'nın mı yoksa Allah'ın mı?..Çünkü üç dindeki 'tanrı' inancı tamamen farklılık arzediyor.
Hal böyle olunca, zihinleri/gönülleri bulandırmanın hiçbir anlamı yoktur. Bütün dinlerin inanç esaslarını ortaya koymak ve gerçek olan Allah'ın hükmüne tabi ve razı olmaktan başka çare yoktur.
Cenab-ı Allah'ın sebeplerini de zikrederek "küfürde ve cehennemlik" olarak zikrettiği batıl din mensuplarını beyan etmekten kimilerini alıkoyan nedir?..
Bazı ayetleri saptırarak bugünkü Hıristiyan ve Yahudilerin de cennete girebileceğini savunanlar, Bakara Sûresi 62. ayetini delil göstermektedirler. Şimdi bu ayeti, tefsiriyle birlikte sunarak ilahi muradın gerçekte ne olduğunu arz edelim:
" İman edenler, Yahudiler, Hıristiyanlar ve sabiilerden kim Allah'a ve ahiret gününe iman ederse ve sâlih amel işlerse elbette onlar için Rab'leri katında mükafatlar vardır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir ."
Bu ayet-i kerime; Resulullah'ı bekleyen fakat geldiğini bilmeyen ve Hıristiyanlık kuralları üzerine ibadet eden samimi dindarların iman ehli olduğuna delildir. Ayetin nüzul sebebi şöyledir:
" Hz.Selman-ı Farisî , dini konuda daima arayış içinde olan birisidir. İslamiyet'e girmeden evvel, Hıristiyan olup bu dinin mensuplarıyla birlikte bulunmuştur. Bu esnada Resulullah'ın geleceğini Hıristiyanlık inancına göre beklemekteydi. Birgün Hz.Selman çobanlık yaparken, arkadaşlarından Medine'de bir peygamberin olduğunu yani Resulullah'ın varlığını haber aldı. Bunun üzerine Hz.Selman, Medine'ye giderek Resulullah'ı gördü. Efendimiz onu görünce niçin geldiğini anladı. Elbisesini aşağıya sarkıttı ve nübüvvet mührünü ortaya çıkardı. Bunun üzerine Selman, Resulullah(s.a.v.) ile konuştu.
Sonra bir koyun aldı, pişirdi. Biraz ekmekle Resulullah'a getirdi. Peygamber; 'Bu ne?' diye sordu. Selman; 'sadaka,' deyince Peygamberimiz; 'Benim buna ihtiyacım yoktur, götür Müslümanlar yesin,' buyurdu. Sonra Selman, et ve ekmek alıp Resulullah'a getirdi. Efendimiz yine sordu: 'Bu nedir?' O da; 'hediye' deyince, Selman'a; 'Otur, beraber yiyelim,' dedi ve yediler.
Beklenen peygamberin bu vasıfları taşıyacağını bilen ve buna inanan Selman, şehadet getirerek Müslüman oldu. Sonra Hz.Selman konuşurken Peygamberimize, kilisede ibadet eden eski arkadaşlarından bahsetti. 'Namaz kılarlar, oruç tutarlar, sana inanırlar, senin peygamber olarak gönderileceğine şahitlik ederler. Fakat şu an onlar Hıristiyandırlar,' dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz; 'Onlar cehennemliktir,' buyurdu. Bu beyan Selman-ı Farisî'ye çok ağır geldi. Çok yorulduğunu ve de üzüldüğünü beyan etti. 'Ya Resulallah! Onlar sana kavuşsalardı seni tasdik eder ve sana uyarlardı,' dedi. İşte bu hadise üzerine Bakara Sûresi'nin 62. ayeti kerimesi nazil oldu. Bunun üzerine Hz.Selman ; 'Sanki sırtımdan bir dağ kaldırıldı,' buyurdu." (Camiu'l-Beyan fi-Tefsiri'l-Kur'an, c.1, s. 254-256)
Açık bir şekilde görüldüğü üzere; ayette, Resulullah'ı bekleyen, O'na ve getirdiği dine girmeye iştiyak duyan ancak O'ndan haberdar olmayan Yahudi ve Hıristiyanlar kastedilmektedir.
Bugün de, Yahudi ve Hıristiyanlar içerisinde Son Peygamber'in geldiğini duymayan bazı kimseler olduğunu varsayarsak bu kimselerin de teslis akidesine değil Tevhid inancına sahip olduğunu farz edersek; işte bu ayet, bu zümreyi içine almaktadır. Bunların içinde -milyonda bir bile olsa- Son Peygamber'i duymamış ancak Tevhid akidesine sahip biri olabilir.
Aslında gerçek Ehl-i Kitap; son peygamber olan Hz.Muhammed 'in geleceğini bilen ve O'nu bekleyenlerdir. ( Rahip Bahira gibi) Çünkü Sâf Sûresi 6. ayette buyurulduğu gibi Hz.İsa ; 'İsrailoğulları! Ben size Allah'ın elçisiyim. Benden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmed adındaki bir peygamberi de müjdeleyici olarak geldim ,' demektedir. Dolayısıyla bu ayete göre; Hıristiyanlar, Hz.Muhammed'i beklemek durumundadır. Nitekim Bakara Sûresi 62. ayette kastedilen Hz.Selman'ın arkadaşları da, Son Peygamber'i bekleyenlerdendir. Ve ayet onlar için inmiştir.
Buna rağmen yine de Ehl-i Kitabın içinde Son Peygamber'in gelişinden haberi olmayanlar olabileceğini varsayarsak -ki iletişimin bu derece gelişmiş olduğu bu devirde Hz.Muhammed'in adını ve misyonunu duymayan kim olabilir?- Cenab-ı Hak, işte o istisnaların da Bakara Sûresi 62. ayetine göre kurtulmuş olduklarını beyan etmektedir.
Yoksa; eğer muharref kitaplara inanan Yahudi ve Hıristiyanlar kurtulmuş olsalardı, Allah(c.c.), onlara uymayı ve onlarla dost olmayı şiddetle men eder miydi? İşte bu husustaki apaçık ayetler:
" Sen, onların kendi dinlerine uymadıkça, ne Yahudiler ne de Hıristiyanlar senden asla razı olmazlar. 'Asıl doğru yol, Allah'ın yoludur,' de. Sana gelen ilimden sonra eğer onların arzularına uyacak olursan; andolsun ki, Allah'tan sana ne bir dost, ne de bir yardımcı olmaz ." (el-Bakara, 120)
“Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi alay ve oyun konusu edinenleri ve kafirleri dost edinmeyin. Allah'tan korkun; eğer müminler iseniz.” (el-Maide, 57)
" Ey inananlar! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar, birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onları dost tutarsa, o onlardandır. Şüphesiz Allah, zalim toplumu doğru yola iletmez ." (el-Maide, 51)
TESLİMİYETÇİ BİR DİYALOG ÖNCÜLÜĞÜ MÜ?
( YA DA NASIL BİR DİYALOG?.. )
‘Yeni Bir Hıristiyanlaştırma Dalgası' Değilse Papalık, Diyalog Konusunda Samimiyetini İspatlamalıdır...
“Dinlerarası diyalog ve hoşgörü” hususunda; -zaman zaman maksadı aşan ifadeler sadır olmasına rağmen- bu misyonun ülkemizde öncülüğünü yapan kardeşlerimizin teslimiyetçi olmadıkları ve ölçülü yaklaşım sergiledikleri kanaati öne çıkarılmaktadır. ‘İslam-Hıristiyan Diyaloğu' üzerine Zaman gazetesinde 7 gün tefrika edilen Ai Ünal 'a ait yazıda şöyle denmektedir:
“ (Papa Jean Paul, 1993 Ekim'inde papalığa seçilişinin 15'inci yılı münasebetiyle İtalyan Radyo-Televizyonu'nun kendisine yönelttiği sorulara yazılı olarak cevap vermiş ve bundan ‘Ümidin Eşiğini Aşarken' isimli önemli kitap çıkmıştır.) Papa (bu kitapta) , İslam ülkelerinde tarih boyu Hıristiyanların hiç maruz bırakılmadığı ve bugün de maruz olmadığı birtakım ‘korkunç derecede can sıkıcı' baskılardan bahsediyorsa da; kimsenin inkar edemeyeceği asıl gerçek; tarih boyunca Hıristiyanların Müslümanlara reva gördükleri muamelelerdir... M. Hamidullah Hocanın şu sözünü nakletmek yerinde olacaktır: ‘Şayet bugünün gayr-i müslim devletlerinde yaşayan Müslüman azınlıklar, İslam'ın zımmilere tanıdığı haklardan faydalanabilselerdi, çok mutlu olurlardı!'
Bu hususta sözü fazla uzatmak istemiyoruz. Şu anda bile Cezayir'de, Bosna-Hersek'te, Çeçenistan'da olup bitenler ortadadır. Bütün bunların karşısında diyalog çağrılarına uygun olarak papalığın birşey yapmasını beklerdik. İsrail'i över ve Yahudiler'i ağabeyleri kabul ederken; Filistin'in mazlum Müslümanları hakkında da hiç olmazsa bir cümle sarf etmesini umardık.
Makul, samimi ve ciddi bir diyalog için kilise; asırlardır Müslümanlar nezdinde uyandırdığı intibâı silmek adına bir jest yapmalıdır. Bu intibâı, Prof. Haydar Bammat şöyle ifade ediyor:
‘Aldanmadan iddia edebiliriz ki; Asya'da, Afrika'da büyük Batılı devletler tarafından insafsızca istismar edilmiş olan yüzmilyonlarca esir insanın karşısında Hıristiyanlık, kendine düşen vazifeyi yapmamış bulunuyor. Muzdarip insanlığa çok yakın bir sulh ve iyilik devri vaad etmiş olan bu din, kurulmuş olan kiliselerin yardımıyla siyasi baskının, istismarcı müstemlekeciliğin tesirli bir vasıtası haline getirilmiş; tepeden tırnağa kadar silahlı askerleri, sırtında müstemleke halkına satılmak için en âdi mallarla takip eden tüccar; onun arkasından gelen ve elindeki İncil ile müstemlekecilerin yaptıkları bütün hareketleri doğrulayan, hiç değilse onlara cesaret veren misyoner; Afrikalılar ve Asyalılar için zalimlerin dininin hazin bir timsalinden başka birşey değildir.' ” (Zaman gazetesi, 17 Mayıs 1995, s.17)
Aynı gazetedeki yazı dizisinin devamında aynı yazar, bizim de endişelerimize tercüman olarak; “Samimi bir diyalog için geçmişte yapılanlar bir bakıma unutulabilir. Fakat diyalog, yeni bir Hıristiyanlaştırma dalgası olarak görülmemek şartıyla. Bu da mümkün mü?..” diyor ve papanın adı geçen kitabından alıntılarla bunun mümkün olamayacağını ispatlamış oluyor:
“İnsanlara İncil'in öğretilerini götürmek için yeni ve büyük bir başlangıç, çeşitli yollarla Kilisenin şu anda hayatının içine girmektedir. Bu iş zaten hiçbir zaman durmamıştır. Tarsus'lu Pavlos 'un; ‘Eğer İncil'i tebliğ etmezsem, yazıklar olsun bana!' sözü, Kilise tarihinin her dönemi için geçerlidir...İkibin yılına yaklaşırken, dünyamız İncil'e karşı acil ihtiyaç duyuyor. İncil'i tebliğ misyonu, Kilisenin asli bir parçasıdır. İkinci Vatikan Konsil'i, bu hususu renkli bir tarzda ifade etmiştir: Kilise, mahiyeti gereği misyonerdir.” (a. g. gazete, 18 Mayıs 1995, s.17)
Değerli yazar, -papanın ve Papalığın belli niyetine rağmen- samimi ve şartlı bir diyalog çağrısı yaparak şunu söylemektedir:
“Eğer Papalık ve daha geniş manada Hıristiyan Dünya; ‘yeni dünya düzeni' adı altında yeni bir ‘gizli' sömürgeleştirme teşebbüsüne arka çıkmayacak ve Batı'nın maddi ve askeri kuvvetine dini destek verme gibi, asırlarca işlenmiş bir hatayı tekrarlamayacaksa; Müslümanlar, herkesle her zeminde diyaloğa hazırdır.” (a. g. gazete, 19 Mayıs 1995, s.17)
Tabii ki, iyice düşünmek lazım: Hıristiyanlığın karakteristik özelliği haline gelmiş ve asırlarca dindarlık adına uygulanmış bir hatadan Papalığın vazgeçmesi ne derece mümkün olabilecektir?..
Yine, Aksiyon Dergisinin dinlerarası diyaloğu kapak konusu olarak ele aldığı bir sayısında, editörün işaret ettiği endişe hala geçerliliğini devam ettirmektedir:
“1963 Konsili'nden sonra açıklanan maddeler ve Vatikan'ın tutumunun biraz daha netleşmesi lazım. Şu andaki haliyle, birçok kimse; ‘Acaba diyalog, misyonerliğin yeni adı mı?' demekten kendini alamıyor.” (Aksiyon, sayı: 63, s.3)
Aynı dergide, Dinler Tarihi Hocası Prof. Dr. Ömer Faruk Harman , şu tesbit ve endişeleri ortaya koyuyor:
“Müslümanlar, diyalog konusunda şüpheye düşmekte haklıdırlar. Çünkü Müslümanlar arasındaki Hıristiyanlaştırma faaliyetlerinin hâlâ devam etmesi, diyalog konusunda ne kadar samimi olunduğunu gösteriyor. II. Vatikan Konsili'nde hem diyalog gündeme geliyor hem de, kiliselerin görevinin kıyamete kadar Hıristiyanlığı yaymak olduğu vurgulanıyor. Sonra, diyalog faaliyetinde yer alan simaların bazıları, daha önce İslam Ülkelerinde İslam'a karşı Hıristiyan misyonerliği yapmış kişilerdir. Tüm bunlar nazara alındığında; diyalog, misyonerliğin yeni şekli mi? diye düşünüyor insan...” (a.g. Dergi, s.27)
Prof. Dr. Suat Yıldırım da; ‘diyaloğun arkasındaki gizli yayılmacılığın gözlerden kaçmaması gerektiğini savunuyor ve ‘diyalog çalışmalarının asıl doğuracağı tehlikenin hakikatin izafîleşmesi olduğu' nu vurgulayarak; “Dinin mutlak bir karakteri vardır ve onu şahsi görüşten ayıran da budur...Bana göre; ne kilise ne de başka bir sistem, insanı olduğu gibi kabul etme iddiasında samimi degildir,” diyor.( a.g. Dergi, s.30)
Hangi Hususlarda Diyalog Yapılabilir?
İtikadi ve dinin temel hususlarında İslam'ın, Hıristiyanlık'tan ya da başka hiçbir dinden faydalanması mümkün değildir. Zira İslam'ın itikadi ve temel hükümleri aklı/mantığı zorlamayacak derecede berrak ve şüpheden beridir. Ancak Hıristiyanlığın, bu meyanda İslam'dan istifade ederek bazı düzeltmelere gitmesi son derece doğaldır.
[Almanya'daki Dortmund Üniversitesi İlahiyat Profesörü Paul Schwarzenau ; “Hıristiyanlar İçin Kur'an Bilgisi: Müslümanların Mukaddes Kitabına G iriş” adlı kitabında; Kur'an'ın, diğer dinlerin birleştirilmesi ve eksiklerinin tamamlanması konusundaki önemi üzerinde duruyor. Schwarzenau'ya göre, Kur'an'ın, inanç konusunda İncil'den daha kesin ve açık hükümler içermesi onu özel kılıyor. “Çünkü,” diyor kitabında; “İncil'deki Allah tarifi, tezat ve yanlışlarla doludur. Eski metinlerle yenileri arasında farklılıklar vardır.”
Hıristiyanların, bir an önce taassubu bırakmaları ve Kur'an'ı can kulağı ile dinlemeleri gerektiğini vurgulamadan da geçemiyor. (Bkz.: Aksiyon Dergisi, sayı, 63; s.25) ]
Ancak, İlahiyatçı Prof. Bekir Karlığa , zikredilen hususta bir diyaloğun doğru olmadığını vurgulayarak şöyle diyor:
“Diyalog çağrılarına belli düzlemlerde karşılık verebilmeli. Fakat bu çağrılara, asla Hıristiyanlığın geleneksel Tanrı inancını terk ettiği, Yaratıcı'yı ‘tek'lik bağlamında İslam'daki Tevhid akidesine yaklaştırdığı gibi sonuçlar yüklememeliyiz...Diyalog sürecindeki yakınlaşmaları ileri götürüp Hıristiyanlık'taki temel inanç esaslarının değişimi ihtimali üzerinde durursak; hem kendimizi kandırırız hem de onları rencide ederiz.” (a.g. Dergi, s.29)
St. Antoin Kilisesi Pederi Summit Alphonso ; “Sağlıklı bir diyalog, karşısındakinin dinini değiştirme arzusu taşımamalı,” diyor ve ekliyor: “Diyalog adıyla başlatılan çalışmaların amacı; Müslümanlar'ın ve Hıristiyanlar'ın kendi kimliklerini muhafaza etmekle beraber, bir işbirliği ortamı sağlamaya çalışmak ve bunun sonuçlarından insanlık için faydalı verimler elde etmektir.” (a.g. Dergi, s.28)
Öyleyse hangi konularda işbirliği yapmak yararlı olabilir? ‘Diyalog' hakkındaki görüşlerini açıklarken -dolayısıyla- bu konuya da temas eden yazar Ali Bulaç şunları söylüyor:
“Bazı insanlar, dinlerarası karşılıklı görüşmeleri, komplo teorileri çerçevesinde ya ‘bütün dinleri birleştirme' gibi saçma bir amaca hizmet etme teşebbüsü olarak yorumlamakta ya da Hıristiyan Dünyanın Müslümanları kandırmaya çalışması olarak görmektedir. Her iki düşünce de yanlıştır. Zira dinlerin aşkın birliği gerçeği dışında; mevcut formları, öğretileri ve şekilleriyle bütün dinleri birleştirmek ve bunların halitası olarak yeni bir din tesis etmek mümkün değildir. Buna ancak saf hümanistler veya deistler inanabilir. Müslümanlar da, Hıristiyan Dünyanın tuzağına düşecek kadar safdil kimseler değildir.
Bunun yanında Katolik Dünyasına mensup çok sayıda din adamı; ateizm, porno, fuhuş, ailenin çözülmesi, eşcinsellik, uyuşturucu, alkolizm, tüketim kültürü ve insanların içine yuvarlandığı hiçlik(nihilizm) karşısında dinlerin ortak bir tutum içinde olmasını istemektedirler. Şüphesiz bu saydığımız dejenerasyonlar, İslam Dini için de büyük problemlerdir.
Elbette geçmişte kilisenin, sömürgecilere yardımcı olduğunu, Haçlı Savaşlarını kışkırttığını ve İslam Dünyası'na karşı köklü bir önyargının tesisinde önemli rol oynadığını unutmamak lazım. Ancak bazı Hıristiyan teolog ve din adamlarına göre; bunları tekrar tekrar gündeme getirmenin yeni husumetlere yol açmaktan başka faydası yoktur.
İçinde bulunduğumuz süreç; bütün dinleri, inancı tehdit etmekte, insan türünü çürütmektedir. Böyle bir süreçte; samimi dini çevreler arasında karşılıklı bir görüş alışverişinin zararı değil yararı olur.” (Aksiyon Dergisi, sayı, 71; s.28)
Diyanet İşleri eski Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz , bir heyetle 14-18 Haziran 2000 tarihinde Vatikana yaptığı ziyaret sırasındaki görüşmelerinde de aynı hususları vurgulamış ve ‘diyalog' hususunda üzerlerine düşen görevi yerine getirme gayreti içinde olacaklarını belirtmiştir. Yılmaz, Papalık Dinlerarası Diyalog Konseyi Başkanı Kardinal Francis Arinze ile görüşmesi sırasında şunları söylemiştir:
“Dünya barışının sağlanması için dinlerarası diyalogun önemine inanıyorum. Diyalog, değişik kültür ve dinlerdeki insanların birbirlerini daha iyi anlamalarını ve tanımalarını sağlayacaktır. Küreselleşme sonucunda dünya büyük bir köy haline gelmiştir. Böyle bir ortamda siyasi, askeri, ekonomik alanlarda yapılagelen uluslararası anlaşmalara, dinlerarası anlaşmaların da katılması yerinde olacaktır. Bu bakımdan dinlerarası diyalog çalışmaları bir seçenek değil, zorunluluk halini almıştır. Diyanet İşleri Başkanlığı olarak, dinlerarası diyalog konusunda çalışmalar yapmak üzere bir ünite kurmuş bulunuyoruz...
Boşlukta olan gençlerin büyük bir kısmı, uyuşturucu müptelası oluyorlar, bir takım kötü alışkanlıklara düşüyorlar. Bu konuda da gençliği korumak için din mensuplarının hamle yapmalarının gerektiğine inanıyorum. Dinlerin kurduğu dünyada huzur, birlik, barış ve kardeşlik vardır...” (Bkz.: Diyanet/Aylık Dergi, sayı, 115; s.10-11)
Fethullah Gülen'in ‘Diyalog' Hakkındaki Görüşü
Gazeteci Nuriye Akman 'ın, -rahatsızlığı sebebiyle uzun süredir Amerika'da ikamet etmekte bulunan- F. Gülen ile yaptığı geniş röportajın konumuzla ilgili kısmını aynen aktarmamız; diyaloğun öncülüğünü yapan bir zatın bu husustaki son görüşlerini anlamak bakımından önemli olacaktır:
"Diyalog ve hoşgörü adına değişik kiliselere gidilip; 'Gelin Kur'an'ı beraber okuyalım,' deniliyor. Değişik yerlerde; 'Siz de bizim İncil derslerimize iştirak edin,' diyorlar. Bu karşılıklı olur. Sizin kendi değerlerinizden şüpheniz varsa, Kur'an'a olan güveniniz ve itimadınız hemen sarsılacaksa böyle mâil-i inhidam olan bir inanç bugün olmazsa yarın yıkılacak. Varsın yıkılsın. Ama sağlam inanmışsanız, kimsenin size birşey bulaştırmayacağına inanıyorsanız korkunuz olmamalı. Değişik yerlere gidiliyor. Ruhani reislerle görüşülüyor. Çağın başındaki büyük insan, büyük düşünür, fikir mimarı diyor ki; ' Hıristiyanlarla medar-ı münakaşa meseleleri bahsetmemek lazım .' Anlaşma ve uzlaşma düşünüyorsanız bunları konuşmamak lazım. Diyalog çabasındaki insanlar da, o istikamette hareket ediyorlar. Çok kimse bugün -Hıristiyan Müslüman diyebileceğim çerçeve içinde mütalaa edilebilir bunlar- 'Ben Hz.İsa'ya inanıyorum, peygamberdir. Fakat Hz.Muhammed, Allah'ın son peygamberidir. Kur'an-ı Kerim de kitab-ı münzeldir,' diyor. Hiçbir Müslüman'ın dinini değiştirip Hıristiyan olduğunu hatırlamıyorum; ama dünya kadar insanın ihtida ettiğini hatırlıyorum.
Ben bu hoşgörü ve diyalog mevzuunda değişik insanlar gördüm. 'Acaba iyi yapıyor muyum, yapmıyor muyum?' diye şüpheye düşenler oldu. Ama başta Efendimiz, Hıristiyanlara karşı çok iyi davranıyor. Hz.Ömer, Filistin'i fethettiği zaman hem Hıristiyanlara hem de Yahudilere karşı çok iyi davranmış. Selahaddin-i Eyyubi, onlara karşı çok iyi davranmış. Fatih, İstanbul'u fethedince, Ortodokslar ve Ermeniler; ‘Batı barbarlığından kurtulduk,' demişler, Müslümanların müsamahasını, hoşgörüsünü görünce.
Seleflerimiz var bu mevzuda. Bediüzzaman, Vatikan'a mektup yazmış. Aynı zamanda Ortodokslara mektup yazmış. Onlardan cevabî mektuplar almış. Bayram tebriği almış. Hoşgörü içinde olmanın yollarıdır bunlar. Ama bununla beraber; 'acaba iyi ediyor muyuz, yanlış anlaşılır mı bu mesele?' diye oturup bir yerde hıçkıra hıçkıra ağladığımı bilirim. Fakat uçakta giderken yanımda olan insanlardan birisi eğildi kulağıma, -isim vermeyeceğim- 'Ben senden saklayamam ki, La ilahe illallah Muhammedün Rasulüllah,' dedi. Onlardan birisi dedi bana bunu. On tane şahidim var bu meseleyle ilgili. Dünya kadar insan var, burada grup halinde geziyorlar. Tabirleri de şudur: ‘Kur'an, kitab-ı münzeldir, Allah'ın indirdiği bir kitaptır.'
Bana bir arkadaşım geldi dedi ki: 'Bunlar; biz Hıristiyanız, diyorlar; ama falan yerde ekip halinde Peygamberimiz ve Kur'an'ın propagandasını yapıyorlar. Biz Hıristiyanız demeyin, diyeyim mi onlara?' Ben, 'Hayır' dedim. ‘Öyle dediğiniz zaman siz taraf olursunuz. Sözleriniz o derece tesirli olmaz.' Efendimiz'in kabulü çok önemlidir. Necip Fazıl, ya Pascal için veya bir başka düşünür için, çok hayranlık duyduğundan; ‘Limana kadar geldi gemiyi kaçırdı,' derdi. Şimdi O'nun gemisine binmek çok önemlidir. Sadi , Bostan'ında; ‘ O ümmete ne gam var ki, O'nun gemisine binmişler. O geminin kaptanı O'dur! ,' diyor. Onu dedirtmek çok önemlidir. Binlerce insana 'La ilahe illallah Muhammedün Rasulüllah' dedirtilmişse şayet...
Burada Katolik kilisesindeki bir direktörün, hocalık yapan bir arkadaşımızla arasında geçen bir olayı anlatayım: Arkadaşımız anlatıyor: 'Direktör bir keresinde; Ben derse giremeyeceğim. Dersime sen gir, dedi. Hocam, dedim; derse gireyim ama ben ne anlatayım orada? Canım, ne anlatacağım var mı? Gir Fatiha'yı anlat. Sizinle bizim aramızda müşterek bir sûredir bu, dedi. Ben de girdim, onun sınıfında Hıristiyanlara Fatiha'yı anlattım. Hiçbir tepki almadım. Takdir aldım. Birgün yanına gittim. Odasında oturuyordu. Elinde Kur'an, okuyordu. Ne yapıyorsunuz? dedim. Kur'an-ı Kerim okuyorum, dedi. Ama bilesiniz; sizin Eski Ahid'i okuduğunuz gibi sadece bilgi edinmek için değil, Kur'an Allah'ın kitabı olduğu için sevap kazanayım diye okuyorum.'
Şimdi eğer elit sınıf arasında bu kadar bir yumuşaklık meydana getirmişse, bence bu kazançtır. Bunu sadece inananlarla, ihtida edenlerle ölçmemek de lazım. Müslümanlığı şöyle böyle kabul edenleri de bu işin içinde düşünmek lazım. 'Kur'an, Allah'ın kelamı olabilir,' diyenleri bu işin içinde mütalaa etmek lazım. 'Hz. Muhammed, peygamber olabilir,' diyenleri de. Bunlar çok önemli şeyler. Bu nesilden sonra gelecek nesiller vardır. Siz bu uçurumları bugün kapamazsanız yarın kendinizi, doğru düşüncelerinizi ifade etme imkanını bulamazsınız. Şimdiye kadar hep uçurumlarla birbirimize karşı uzak durmuşuz. Onlar gelsinler diye beklemişiz. Öyle değildir mesele. Uçurumların kapatılması lazım. Üstad diyor ki: ' Bir yerde, Hıristiyan'a ve Yahudi'ye değil, kafire kafir demek doğru değildir, su-i edeptir, saygısızlıktır .' Bu ne terbiyedir, bu ne keşiftir, bu ne tespittir! Şimdi bunlar, ehl-i kitap. Onlara hitabında Kur'an; ' Ya ehlelkitap! ' diyor. Hiç kimsenin yapmadığı bir yorumu yapıyor, 'ya ehlelmektep!' diyor. 'Siz okumuş insanlarsınız. G elin bir kelimede, Allah kelimesinde birleşelim.' O ayete öyle yorum getiriyor. Bunu binlerce insan bilir. Bu çerçevede bir hoşgörü aktivitesi, faaliyeti sürdürülüyor. Her platform değerlendiriliyor.” ( Zaman Gazetesi, 30 . 03 . 2004 )
‘Dinlerarası Diyalog'ta Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar
- Din mensupları arasındaki müsbet diyaloğun, istismar edilerek tek taraflı bir çıkara dönüştürülmesine müsaade etmemek. Yani; diyaloğun, monoloğa dönüşerek misyonerliğin bir fırsat alanı haline gelmesine imkan vermemek.
- Diyalog faaliyetleri esnasında, İslam'ın izzet ve şerefini temsil hususunda daima hassas davranmak ve bu hususta asla tavizkar olmamak.
- Diyalog; karşılıklı barış, karşılıklı merhamet, karşılıklı iyi niyet ve karşılıklı adalet ilkesine dayanmalıdır. Zira Kur'an'ın mesajı bunu gerektirmektedir:
“ Eğer onlar, barışa yaklaşırlarsa sen de ona yaklaş. Allah'a tevekkül et. Çünkü O; işitendir, bilendir. ” (el-Enfal, 65)
“Artık onlar, sizi bırakıp bir kenara çekilir de sizinle savaşmazlar ise; bu durumda Allah size, onların aleyhinde bir yola girme hakkı vermemiştir.” (en-Nisa, 90)
“Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara karşı âdil davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah, adaletli olanları sever.” (el-Mümtehine, 8)
Yukarıdaki son ayet; Hz.Ebubekr'in kızı Esma 'nın, Mekke'de kalan müşrik annesinin kendisini ziyarete gelmesini reddetmesi üzerine nazil olmuştur.
Bu ve diğer ayetlerden; Müslümanların, gayr-i Müslimlerle -belli şartlarda- beşeri ve sosyal münasebetler kurmasının(diyaloğa girmesinin) hatta onlara iyilik yapmasının ve onlara adaletli davranmasının gerekliliği anlaşılmaktadır.
1 Yahudi ve Hıristiyanlarla beşeri ve kültürel ilişkilerimizde(diyalog faaliyetlerimizde); onların inanç ve karakterlerini -Müslümanlara yakınlık bakımından- ortaya koyan şu ayet-i kerimeyi daima ölçü almak:
“İnsanlar içerisinde, inananlara en yaman düşman olarak Yahudileri ve (Allah'a) ortak koşanları bulursun. İnananlara sevgice en yakınları da; ‘Biz, Hıristiyanlarız,' diyenleri bulursun. Çünkü onların içlerinde keşişler ve rahipler vardır ve onlar büyüklük taslamazlar.” (el-Maide, 82)
1 Diyalog; Müslümanyn izzet ve ºiaryna yakyºmayan bir takym korkulara, bazy menfaatlerin ziyan görece?i endiºesine dayanmamalydyr. Kur?an?yn ºu ma?nidar uyarysy unutulmamalydyr:
" Kalblerinde hastalık bulunanların: 'Başımıza bir felâketin gelmesinden korkuyoruz,' diyerek onların(Yahudi ve Hıristiyanların) arasına koşuştuklarını görürsün. Umulur ki Allah bir fetih, yahut katından bir emir getirecek de onlar, içlerinde gizledikleri şeyden dolayı pişman olacaklardır. " (el-Maide, 52)
1 Ve Ehl-i Kitapla münasebetlerimiz ve ‘diyaloglarımız,' bizleri İslam'ı tebliğden/İslam'ı üstün kılma gayretinden alıkoymamalıdır.
Diyalog ortamlarında doğrudan tebliğ, diyalog adabına uygun düşmese de; sair zamanlarda -ve her fırsatta- Müslüman, tebliğden(Kitap Ehliyle mücadeleden) geri durmamalı ve İslam'ı üstün kılma gayreti içinde olmalıdır:
“ İçlerinden zulmedenleri hariç, Kitap Ehliyle (Yahudi ve Hıristiyanlarla) ancak en güzel tarzda mücadele edin ve deyin ki; ‘Bize indirilene de, size indirilene de inandık. Tanrımız ve tanrınız birdir ve biz O'na teslim olanlarız. ” (el-Ankebut, 46)
“ O, Rasulünü, hidayetle ve hak dinle gönderdi ki; (Allah'a) ortak koşanlar hoşlanmasa da, o (hak di) ni, bütün dinlerin üstüne çıkarsın. ” (et-Tevbe, 33; es-Saff, 9)
Tebliğ, hiçbir zaman diyaloğa engel değildir. Çünkü her din mensubu, -doğal olarak- dinini yaymak isteyecektir. Dünya çapında misyonerlik ağı kurmuş ve binlerce icazetli misyoneri bulunan Hıristiyanların, bu faaliyetlerinden vaz geçeceğini beklemek de safdillik olmaz mı?
Öyleyse; her din mensubunun, kendi dinini samimi bir şekilde yaşaması ve -kötü emellerine alet etmeden/istismar emeden- tebliğ etmesinde bir sakınca görülmemelidir. Zaten biz istemesek de, herkes kendi dinini -gizli ya da açıktan ve çeşitli imkanlarla- tebliğ etmektedir.
Bizim burada asıl üzerinde durduğumuz önemli husus; din mensupları arasındaki samimi diyaloglardan, bütün dinler ve insanlık adına sağlamamız gereken faydalardır.
Diyalog çalışmalarının uluslararası öncülüğünü ‘Papalık' ne niyetle yapmış olursa olsun; Müslümanların bu vesile ile insanlığa sunacağı -belki de tarihin menfi akışını değiştirecek- önemli mesajları olacaktır.
Çeşitli dinlerin mensupları arasındaki diyalog, hoşgörü ve bu girişimlerden insanlık yararına kazanımlar çıkarma adına yapılan faaliyetlerde, bugüne kadar bazı teknik ve uslup hataları yapılmış olabilir. Elbetteki hiçbir insan, yanılmaz ve lâyüs'el değildir. Önemli olan; hatalardan vazgeçerek geleceğe yönelik daha akıllı ve daha verimli adımlar atabilmektir.