MUHARREF HIRİSTİYANLIĞIN TEMEL ÖĞRETİLERİ
ve
BUGÜNKÜ İNCİLLER
"Hıristiyanlar, âlim olunca Hıristiyanlıkla alakaları kesilir; Müslümanlar da cahil olunca İslamiyetle alakaları kesilir." (Charles MİSMER)
***
Bugünkü Hıristiyanlığın İtikadi-Temel Öğretileri
İsa, bir ' Mesih ' midir? Tanrının oğlu ve Tanrı mıdır? Haç'ta can veren gerçekten İsa mıydı? Bugünkü İnciller, aslına uygun mudur? Bu ve bunun gibi soruların cevabı, asırlardır tartışılmış. Bütün hakikatların ışığını 'korunmuş' tek kitap olan Kur'an'dan alan İslam ümmetinin, berrak bir İsa inancı olmasına rağmen Hıristiyan Dünyasının kafası hep bulanık ve karışık olmuştur. İnançları kendilerini tatmin etmeyince de hep arayış içinde olmuşlardır.
Bugünkü Hıristiyanlığa göre ;
İsa, Allah'ın oğludur ve kendisinin uluhiyet vasfı mevcuttur:
"İmdi siz gidip bütün milletlere öğretin. Onları Baba, Oğul ve Ruhu'l-Kuds namına vaftiz edin." (Matta, 28/19)
“Başlangıçta Söz vardı. Söz Tanrı'yla birlikteydi ve Söz Tanrı'ydı./Başlangıçta O, Tanrı'yla birlikteydi./Her şey O'nun aracılığıyla var oldu, var olan hiçbir şey O'nsuz olmadı./Yaşam O'ndaydı ve yaşam insanların ışığıydı./İşık karanlıkta parlar ve karanlık onu alt edememiştir.” (Yuhanna, 1/1-5)
“Sonra Tomas'a, «Parmağını uzat» dedi, «ellerime bak, elini uzat, böğrüme koy. İmansız olma, imanlı ol!» / Tomas O'na, ‘Rabbim ve Tanrım!' diye cevap verdi. / İsa ona, ‘Beni gördüğün için mi iman ettin?' dedi. ‘ G örmeden iman edenlere ne mutlu!' ” (Yuhanna, 20/27-29) (*)
“İsa susmaya devam etti. Başkâhin ise O'na; ‘Yaşayan Tanrı adına sana yemin ettiriyorum, söyle bize, Tanrı'nın Oğlu Mesih sen misin?' dedi. / ‘Söylediğin gibidir,' karşılığını verdi. ‘Üstelik size şunu söyleyeyim, bundan sonra İnsanoğlu'nun, Kudretli Olanın sağında oturduğunu ve göğün bulutları üzerinde geldiğini göreceksiniz.'” ( Matta, 26/63,64)
?Ne var ki, Ysa susmaya devam etti, hiç cevap vermedi. Baºkâhi O'a yeide; ?Yüce Ola'y O?lu Mesih se misi?? diye sordu. / Ysa; ?Be'im,? dedi. ?Ve sizler, Ysao?lu'u kudretli Ola'y sa?yda oturdu?uu ve gö?ü bulutlaryyla geldi?ii göreceksiiz.? (Markos, 14/61,62)
İsa; insanlığın asli günahtan kurtulması için kendini feda etmiş ve Yahudiler tarafından haç'a çakılarak öldürülmüştür:
"Zira Allah, dünyayı öyle sevdi ki, biricik oğlunu verdi. Ta ki, ona iman eden her adam helak olmasın; ancak ebedi hayatı bulsun." (Yuhanna, 3/16; Romalılar, 5/8)
“Mesih, Tanrı özüne sahip olduğu halde, Tanrı'ya eşitliği sımsıkı sarılacak bir hak saymadı. Ama yüceliğinden soyunarak kul
(*): Halbuki Matta'da anlatıldığına göre; İsa, (İşaya 42/1'de de işaret edilen) Tanrı'nın seçkin bir kuludur: “İşte benim seçtiğim kulum...” (Matta 12/18) Ayrıca Matta 14/23, 26/36; Markos 6/46; Luka 6/12, 9/18, 11/1‘de İsa'nın sürekli Allah!a dua ve ibadet etmesinden bahsedilir. İbadet etmek bir uluhiyet değil, kulluk işaretidir. Bu bir çelişki değil mi?.. (Kur'an-ı Kerim 4/172, 19/30'da da, İsa'nın bir kul olduğu vurgulanır.)
özünü aldı ve insan benzeyişinde doğdu. İnsan biçimine bürünmüş olarak ölüme, çarmıh üzerinde ölüme bile boyun eğerek kendini alçalttı.” (Filipililer, 2/6-8)
İsa, mezara koyulduktan üç gün sonra dirilmiş, belli bir müddet yaşadıktan sonra 'Baba Tanrı'nın sağ yanına yükselmiştir:
"Eğer kendi ağzınla İsa'nın Rab olduğunu kabul ettiğini söylersen ve kendi kalbinle Tanrı'nın O'nu dirilttiğine inanırsan kurtulmuş olacaksın." (Romalılar, 10/9)
"Mesih, dirilmemişse imanınız boştur; siz hala günahlarınızın içindesiniz...Mesih, ölmüş olanların ilk örneği olarak ölümden dirilmiştir." (1.Korintliler, 15/17-20)
" G öklerde Yüce Olan'ın sağında oturan (*) bir başkahinimiz (İsa) var. O'nun aracılığıyla Tanrı'ya yaklaşanları tamamen kurtarmaya gücü yeter." (İbraniler, 8/1; 7/25)
İsa Mesih'in, 'Baba'sının yanına yükselmesinden sonra Teslis'in üçüncü hükmü olan Ruhu'l-Kuds görevdedir:
"Benim gidişim sizin yararınızadır. G itmezsem, Yardımcı (Kutsal Ruh) size gelmez. Ama gidersem, O'nu size gönderirim." (Yuhanna, 16/7)
İsa, Mesih(kurtarıcı)'tir; tekrar nüzul ederek bin yıllık saltanatını sürecek, düşmanlardan öcünü alacaktır:
"İkinci kez, günah yüklenmek için değil, kendisini bekleyenleri kurtarmak için kendilerine görünecektir." (İbraniler, 9/28; Esinleme, 1/7)
***
Şimdi, yukarıda ara başlıklar altında mevcut İncillerdeki cümlelerle delilllendirdiğimiz bugünkü Hıristiyanlığın inanç
(*): İsa, Tanrı'nın sağına oturduğu için Tanrı'dan farklıdır. Çünkü birisinin, kendi kendisinin sağına oturması mümkün değildir. Eğer İsa, yeryüzünde insan olup gökte de insan kalıyorsa, o halde ne zaman Tanrı oluyor?..
esaslarını, üç ana başlık altında toplayarak akl-ı selimin ve ilmin ışığında inceleyelim:
Aslî suç (Péche Original): İnsanın doğuştan suçlu ve günahkar kabul edilmesi.
Aynileşmek : İnsanın, aslî suçtan kurtulabilmesi için, kendisini İsa ile aynileştirmesi gerektiği inancı.
Teslis: Üçleme=Trinite=Ekanim-i selase.
Şimdi; Hıristiyanlarca vazgeçilmez kabul edilen bu prensipleri, biraz daha yakından anlamaya çalışalım:
ASLİ SUÇ /GÜNAH
Bütün Hıristiyanlar; Hz.Adem'in, Cenette yasak meyveden yemesinden dolayı işlediği günahın, onun neslinden gelen tüm insanlara tevarüs yoluyla (irsi olarak) intikal ettiğine ve bu sebepten, her doğan çocuğun günah yüküyle dünyaya geldiğine inanırlar...Günah denen şeyin, bir insandan başka birine ırsi olarak geçmesi, aklen ve ilmen kabul edilebilir bir husus değildir. Kimse, kimsenin günahını yüklenemez; herkes günahının tek sahibidir. Her hususta olduğu gibi, bu hususta da İslam'ın fevkalade gerçekçi olduğunu görüyoruz. Allah Resulü'nün ifadesiyle; " Her doğan, İslam fıtratı üzere doğar ..." Tertemiz ve günahsız doğar. Hiçbir şey düşünemeyen, hiçbir şey yapabilme kudretinde olmayan bir çocuğa, işlemediği bir günahı nasıl yüklersiniz?!. Öte yandan; Kur'an'da açıkça ifade edildiği üzere, Hz.Adem(a.s.), işlediği günahtan dolayı tevbe etmiş ve tevbesi kabul olunmuştur. (Bakara Sûresi, 37)
ASLİ SUÇTAN KURTULMA
Hıristiyanlıktaki " asli günah " o kadar derindir ki, insan kendi gayretiyle o günahtan kurtulamaz. Hıristiyanlığa göre, insanın bu " asli suç "unu, İsa kendi üzerine almış ve kefaretini, kendini çarmıha gerdirerek ödemiştir(!) Oysa İslam'a göre Allah(c.c.), Hz.İsa'yı kendi katına yükseltmiş ve hala yaşatmaktadır.
Muharref İncil'de şöyle der: "Zira Allah, dünyayı öyle sevdi ki, biricik oğlunu verdi. Ta ki, ona iman eden her adam helak olmasın; ancak ebedi hayatı bulsun." (Yuhanna, 3/16)
" Asli suç "tan kurtulmak için, Allah'ın oğlu(!) İsa'ya inanmakla birlikte, İsa'nın kurduğu yedi tane kilise sırrından biri olan " vaftiz " ameliyesini de yapmak gerekir...
Hıristiyanlık, bu konularda fazlaca düşünmeyi yasaklar; ama biz, akl-ı selim sahibi insanların düşünmeden edemeyeceklerini sanıyoruz.
Sormak isteriz: İsa'nın yeryüzüne gelip insanların günahlarını üzerine alarak onları " asli suç "tan kurtarmak için kendini kurban ettiği zamanlardan asırlarca evvel yaşamış, bu fırsatı kaçırmış milyarlarca insanın durumu ne olacaktır?..Onlar, İsa'nın ümmeti olamadılar diye, İsa'ya yetişemediler diye, " asli günah "larından kurtulamadılar mı?..İsa'dan evvelki insanlık, büsbütün günahkar mı gitti?..Bu, onlara adaletsizlik ve zulüm olmaz mı?..
Dahası; İsa kendini, insanları " asli günah "tan kurtarmak için seve seve kurban etmişse (ki, Hıristiyanlık inancına göre, İsa buna dünden razıdır; hatta, olayı kendisi tertip etmişcesine idam edileceği haç'ı yerine kadar taşımıştır) ve gerçekten insanlar bu vesile ile " asli suç "tan kurtulmuşlarsa, o zaman bu cinayeti işleyenler büyük sevap işlemiş olmalılar, değil mi?!. Akl-ı selim, bunu nasıl kabul etsin!?..
Ya da şöyle düşünelim: Şimdi ben, mesela; yasaklanmış bir fiil olan hırsızlık suçunu işlesem ve de hüküm giysem, fakat pişman da olmasam ve af dilemesem. Buna karşılık, beni seven birisi, benim yerime suçu kabullenip hapiste yatsa...Bir; dostumun, benim yerime hapiste yatmış olması, beni suçlu olmaktan kurtarır mı? Yani ben, suçsuz sayılabilir miyim? İki; dostumun, yerime cezayı çekmiş olması beni zerrece "ıslah" eder mi? Cezanın bir hedefi de " ıslah " etmek olduğuna göre, cezayı suçlu olan benim çekmem gerekmez mi? Üç; dostumun benim suçumun kefaretini ödemeye kalkması, beni " ıslah " etmek şöyle dursun, daha nice suçları işlemeye teşvik etmiş olmaz mı? Nasıl olsa, cezamı çekecek birileri bulunmaktadır!..
Fransız mütefekkiri Voltaire , " asli suç " telakkisini tenkiden şöyle der: "Tanrının, bütün insan kuşaklarını, ilk ataları bir bahçeden bir meyve koparıp yedi diye, sonsuz işkencelerle harap etmek için yarattığını iddiaya cür'et etmek, O'na hakarettir; O'nu barbarlıkların en anlamsızı ile suçlandırmaktır."
Newsweek Dergisi (1979) de, İsa'nın çarmıha gerilme hikayesinin dört ayrı İncil'de geçen tasvirlerini incelemiş ve şu tesbitini beyan etmiştir: "Bu rivayetlerin hepsi, bir hakikati ifade eder ama hakikatin kendisi değildir..."
TESLİS /ÜÇLEME
Hıristiyanlığın itikaden içine düştüğü çıkmazlardan biri de, belki de en büyüğü, " teslis/üçleme " inancıdır. Muharref İncil'de, "İmdi siz, gidip bütün milletlere öğretin! Onları baba, oğul ve Ruhu'l-Kuds namına vaftiz edin" (Matta, 28/19) şeklinde ifade edilen üç unsur, Hıristiyanların tarih boyu münakaşa ettikleri ve halen de izah edemedikleri hususlardır.
[‘ Baba' ; evrenin yaratıcısı ve sahibi olan tanrıdır.
‘Oğul' ; 'Baba Tanrı'nın oğlu olan İsa Mesih'tir. Baba yönüyle ilahî, anne yönüyle beşerîdir.
‘ Ruhu'l-Kuds '(Kutsal Ruh); Katoliklere göre, hem Baba hem Oğul'dan; Ortadokslara göre ise, Oğul yoluyla Baba'dan çıkmıştır. Baba ile aynı cevherdendir ancak Baba'dan farklıdır. Baba'nın irade ve kudretini taşır. Tanrı gibi her yerdedir, ancak daha çok büyük günahları olmayan seçkin kişilerin içinde bulunur. İnsana iyi duygular ve iyi düşünceler verir. Simgesi, beyaz güvercindir. Vaftiz ile insana gelir. (Din Kült. ve Ahlak Blg.-1, s.35) ]
"İsa, cevap verip ona(İblis'e) dedi: ‘Rabb Allah'ına tapınacak ve yalnız O'na kulluk edeceksin,' diye yazılmıştır." (Luka, 4/8) / “Rabb Allah'ına tapınacak ve yalnız O'na kulluk edeceksin.” (Matta, 4/ 10) / “Dinle ey İsrail! Allah'ımız Rabb, bir olan Rabb'dır. Ve Rabb Allah'ını bütün yüreğinle, bütün canınla, bütün fikrinle ve bütün kuvvetinle seveceksin.” (Markos, 12/29-30) dendiği halde, "her biri gerçekten Tanrı olan üç şahsiyet(Baba Allah, Oğul Allah, Ruhu'l-Kuds) vardır," demek, büyük bir çelişkiye düşmek değil midir?..
Yine F. Voltaire , trinite(teslis) konusunda da şu tenkidi getiriyor: "Teslisteki üç şahsiyet, ya birbirinden ayrı üç cevherdir veya bunlar, ilahi cevherin a'razlarıdır. Yahut da bunlar, bir cevherin tamamen kendisidir. Birinci duruma göre, tanrı üçleştirilmiş; ikinciye göre, tanrı a'razlardan meydana gelmiştir; yani a'razlar şahsiyet haline getirilmiştir, onlara tapılıyor demektir. Üçüncü hüküm kabul edildiği takdirde de, bölünmez bir bütün boş yere bölünmüş, cüzlere ayrılmıştır." (Araz: Herhangi bir cevhere takılan ve bu cevherin zatından hariç bulunan vasıf / Cevher: Varlığı için başkasına muhtaç olmayan, araz olmayan.)
Eğer mezkur rükünler, Allah'ın sıfatları olsalardı, " Tevhid " akidesine bir dereceye kadar yaklaşılmış olurdu. Fakat, Hıristiyanlarca ne Baba Tanrı, ne Oğul Tanrı ve ne de Ruhu'l-Kuds birer sıfat değiller; aksine muayyen şahıslar ve ayrı ayrı fertlerdir. Bu durum ise, bugünkü Hıristiyanlığın tamamen bir şirk içerisinde olduğunu gösterir. Ayrıca; İsa'nın " Allah'ın yegane oğlu " olduğu inancı, Allah'ı insana benzetmeye götürerek gerçek uluhiyete yakışmaz bir hale sokar. Allah, niçin bir insan şekline bürünerek yeryüzünde yaşayıp bir sürü hakaretlere ve idama(!) maruz kalsın?!.Bu, O'nun yüceliğine ve sonsuz kudretine halel getirmez mi? İnsanlar tarafından rahatlıkla öldürülebilen bir varlık(İsa), nasıl Allah(Rab) olabilir?!.
***
Şu bir gerçektir ki; Teslis inancı, Hıristiyanlığa, Neoplatonist felsefeden geçmiştir. “Hıristiyanlık Dininin ortaya çıktığı dönemde geçerli olan felsefe görüşü, Neoplatonizm idi. Neoplatonist felsefe, evreni üç ana unsura ayırıyordu. İlk var edici güç; (çocuğun babasından doğduğu gibi) o var edici güçten doğan akıl ve her türlü canlıyla bağlantı halinde bulunan, ona hayat veren ruh. Roma felsefesi ise; putperestlik, Yahudilik ve Hıristiyanlık karması yeni bir düşünce kurmak hevesiyle ortaya çıkıyordu. Biz, Neoplatonizm'deki ilk yaratıcı yerine ‘Baba'yı; bu ilk yaratıcıdan doğan akıl yerine ‘Oğul'u; ruh yerine de ‘Ruhu'l-Kudüs'ü koyacak olursak; ortaya, Hıristiyanların kabul ettikleri ve İznik Konsülü tarafından benimsenen Teslis akidesi çıkar. Hiç çekinmeden söyleyelim ki; Hıristiyanların kabul ettiği üçlü tanrı inancı, Neoplatonist felsefeden ilhamını almıştır.” (Hıristiyanlık Üzerine Konferanslar, s.62, 63)
The New Catholic Encyclopedia (Yeni Katolik Ansiklopedisi) de, Teslis hakkında şunları yazmaktadır:
“Yirminci asrın şu ikinci yarısında Teslis sırrının açık, objektif ve dosdoğru, aynı zamanda teolojik(kelamî) açıklamasını yapmak gerçekten zordur. Roma Katolisizmi'nin olsun, Hıristiyanlığın başka şekillerinin olsun, her hal ü karda Teslis tartışması, ortaya hayalî bir görüntüden başka birşey koymamaktadır. İki şey var: Bir yanda, içlerinde gittikçe artan sayıda Roma Katoliklerinin de bulunduğu İncil yorumcularının, yeterli ehliyeti bulunmayan kişilerce Yeni Ahit'te Teslis'ten bahsedilmemesi gerektiğinin kabulü; diğer yanda, tarihçi ve Hıristiyan kelamcıların, Teslis'ten bahseden birinin ancak Hz.İsa'dan sonraki dördüncü asrın son çeyreğine uzanabileceğini itirafı. G erçekten dördüncü asrın son çeyreğindedir ki ‘üç şahsiyetli bir ilah' inancı, Hıristiyan inanç ve düşüncesine girmiştir...Üç şahsiyetli bir ilah formülü, dördüncü asrın sonundan önce Hıristiyan inanç ve akidesine girmemişti. Teslis'in ilk şekli, bu ‘üç şahsiyetli bir ilah' anlayışıdır. Bu tarihten önce Kilise Babaları arasında bile, bu zihniyetle uzaktan yakından alakalı kimse yoktu.” (c.14, s.295, 299, ‘The Holy Trinity' maddesi)
İçinden çıkılmaz karmaşa ve ‘gerçek tanrı inancı'yla bağdaştırılamaz, izah edilemez çelişkilerinden dolayı günümüzde, kimi Hıristiyan mehzepler ‘üçleme'yi reddetmektedirler. Bunlardan, dünyanın dört bir yanında kiliseleri bulunan Üniteryen Kilisesi , üçleme inancını kabul etmeyen çok büyük bir Hıristiyan topluluğudur. Özellikle Amerika'da "üçleme karşıtları" her geçen gün daha da güçlenmekte ve sayısı hızlı bir artış göstermektedir. Bunlar arasında "The Worldwide Church Of G od" özellikle dikkat çekicidir. Bu kilisenin kurucusu Herbert W. Armstrong , üçleme inancının putperest kültürlerin etkisiyle ortaya çıkan bir batıl inanç olduğunu savunmaktadır.
***
Bütün bu batıl dogmalara inanmak için, aklı tamamen iptal mi etmek lazım? Başka da çıkar bir yol gözükmüyor!..
Gerçek şu ki; akıl, hakikate ulaşmada ve dinlerin esaslarını kavramada yegane kaynak değildir. Ancak, mümkün olmayanı kabullenmek de, akla tamamen aykırıdır. "Akıl, mutlak hakikatin bütün sınırlarını çizemez. Bununla beraber o, mutlak hakikatin, mutlak muhal (imkansız) den ayrıldığı sınırı da çizebilme gücüne sahiptir...Mütenakız (çelişkili) bir hüküm, akla göre anlaşılmaz bir şey değildir." (NecipTaylan)
Kur'an'ın; " Onlar düşünmüyorlar mı/ Biz, bu misalleri insanlar düşünsünler diye veriyoruz / Hala düşünmez misiniz? " gibi sıkça beyan ve uyarılarına karşı, İnciller, düşünmeyi sanki de yasaklamış ve akılsızlığı tavsiye etmiştir. Nasıl mı? İşte size bir İncil cümlesi: "Kimse, kendi kendini aldatmasın. Eğer bir kimse, aranızda bu dünyada kendisini hikmetli sayarsa, hikmetli olmak için akılsız olsun. Çünkü bu dünyanın hikmeti, Allah'ın indinde akılsızlıktır." (1. Korintoslulara, 3/18,19)
Halbuki; bir itikadi prensibi benimseyip gereğince amel etmek için aklı tamamen iptal etmek, o dini yaşamayı ve yaşatmayı son derece zorlaştırarak tatminsizlik doğurur.
***
Teslis hususunda, büyük müfessir Elmalılı 'nın izahı şöyledir:
"Sonraki Hıristiyanların Hz.İsa'yı böyle bir bebek, anası Meryem'i böyle bir sevimli bâkire, Cenab-ı Allah'ı da, hayatta olduğu müddetçe yarattığı âdemoğullarını, ataları Âdem'den kalma ilk günahtan kurtarmaya, arındırmaya bir türlü çare bulamamış ve nihayet oğlunun bedenine girerek bizzat kendisi gelmiş, kendini ve oğlunu feda edip kâfirlere kurban ettirmiş, ancak bu kurban ve bu fidye karşılığında kendisine tapınanları kurtarmış, sonra birkaç gün içinde önce oğlunu tekrar diriltip göklere kaldırmış ve işte böyle bir iyilik etmek için nelere katlanmış; kendisini ve oğlunu feda etmeye razı olmuş, çaresizlik ve zorunluluklar karşısında fedakârlığın en büyük örneğini göstermek için, en büyük iyiliği oğlu ile birlikte kendini de fedâ ve yok etmekte bulmuş, var yok, yok var olmuş durumunda ihtiyar bir baba farz ederek bir inanç ortaya çıkmıştır.
Buna göre, O bir var, aynı zamanda yok; fani, aynı zamanda bâki; aciz, aynı zamanda kâdir; bir, fakat aynı zamanda üç; üç, fakat aynı zamanda bir mâbûd olmak üzere 'ekanim-i selâse,' üç öğeden mürekkep üçlü bir tanrı inancına sahiptirler. O ilk günahtan kurtulup selamete ermek için aklı ve nefsi bu teslis inancına feda etmek gerektiğini ve bu fedakârlığı yapmanın bu imanın şartı ve necat sebebi olduğunu iddia ederler ki, bütün bunlar mabud ve kulluk fikrini hafife almaktan öte bir şey değildir ve aklen ve naklen zahir ve bahir olan Hakk'ın delillerine karşı saygısızlıktır, küfürdür.
Her şeyden önce insanlar için günahı ve günah işlemeyi yaratılıştan kaynaklanan bir zaruret kabul ederek, onu mutlaka işlemek gerektiğine karar vermek, sonra da o günahın her ne olursa olsun sonuçta affedilmesi mümkün değilmiş veya cezalandırılması kabil değilmiş de büyük bir felaketi gerektiriyormuş olduğunu itiraf eylemektir.
Ayrıca bu cezadan ve felaketten kurtulmak için yegâne çare olmak üzere, esasen ona ceza verecek olan ve zaten vermek hakkına ve yetkisine sahip bulunan en yüce makamı, son mercii de yok edip ortadan kaldırmak ve böylelikle ceza korkusundan da büsbütün kurtulmak ve ondan sonra doya doya günah işleyip, kendi yaptığı günahların cezasını da başkasına, daha doğrusu yaratıcıya yükletmek demektir.
İşte Hıristiyanlık'taki teslis (üçlü ilah) inancının bütün sonuçlarıyla ve ayrıntılarıyla anlamı, böyle bir nefiydir, yani hak mabud olan Allah'ın bazı önemli sıfatlarını ve özelliklerini inkârdan veya birbirine karıştırmaktan doğan bir inanç muammasıdır.
Hz.İsa, hiçbir zaman Allah hakkında böyle bir inanca davet etmemiştir. (" Allah: 'Ey Meryem oğlu İsa! Sen mi insanlara, 'Beni ve annemi Allah dışında iki ilah tutun' dedin?' buyurduğu zaman o; 'Hâşâ! Seni bütün noksan sıfatlardan tenzih ederim. Benim için hak olmayan birşeyi söylemem bana yakışmaz. Hem ben söyleseydim, sen onu şüphesiz bilirdin. Sen, benim içimdekini bilirsin; halbuki ben, senin zâtında olanı bilmem. Gizlilikleri eksiksiz bilen yalnızca sensin. '"/ el-Mâide, 116 ) Ancak babasız bir çocuğun peygamberliğe mazhar kılınmış olarak bir kutsal ruhla birlikte mucizeler göstermesi, akılları ve teknikleri aciz ve hayran bırakacak şekilde ölüleri diriltip, hastalara şifa vermesi, sadece onun hak peygamberliğine ve temiz yaratılışına delil sayılan açıklamaları ve öğretileri, hakikat kabul edilip, ilk Hıristiyanların yaptığı gibi, onun tâlimatına uyulacak ve Allah'ın birliği inancı üzere yürünecek yerde bir müddet sonra bu mucizeler ve bu harikalar şüphelerle dolu esrarengiz ve içinden çıkılmaz bir muamma haline sokularak ve İncil'de ' merhametli yaratıcı ' mânâsına gelen ' baba ' eşanlamlı ve müteşabih isminin ' gerçek baba ' mânâsına tevil edilip bunun arkasına düşülerek ve bu anlama hulûl ve ruhun ölmezliği nazariyeleri ilave olunarak, İsa'nın insanüstü ve ' tanrı oğlu tanrı ' olduğu ve onun bedenine giren babası ile beraber fanî olup gittiği ve bu sebeple insanların da kurtulduğu ve binaenaleyh yoklukta birleşen bu ekanim-i teslisin ruhları ancak bundan dolayı takdis edilmek gerektiği tarzında dinin temel ilkesi sayılmıştır.
İşte bu yola sapılması, Hıristiyanlığı gizlice ta temelinden değiştiren, tersyüz eden bir tahrif olmuştur ki, bunun başlangıcı gizli toplantılara ve ilk İncil tercemelerindeki tahriflere, sonu da meşhur İznik Konsili 'nde alınan kararlara dayanır. Yani teslis inancı, Hıristiyanlığın kaynağından gelen öz inanç ilkesi değildir, müteşabihata uymak suretiyle ictihada bağlı olarak tahriften kaynaklanan bir batıl inançtır.
Bundan dolayı Hıristiyanlar İncil'in metnine ve âyetlerine önem vermezler de 'biz onun ruhunu, özünü gözetiyoruz,' diyerek İncil nüshalarını her zaman ve sürekli olarak yeniler ve değiştirirler. Durmadan onun müteşabihatıyla oynarlar.
İncil'de Cenab-ı Allah'a ' baba ' denildiği bilinmeyen bir şey değildir. Fakat İncil de dahil olmak üzere bütün semâvî(ilâhî) kitapların ve semavî dinlerin üzerinde ittifak edip birleştikleri bir husus vardır ki, o da ilk sebep olan Allah Teâlâ'nın ' Yaratan ' olması ve maddeye muhtaç olmaksızın kâinatı sırf kendi kudretiyle yoktan halketmesi inancıdır.
Hatta Avrupa felsefesi tarihleri, bu inancın felsefeye ancak Hıristiyanlıktan girmiş olabileceği görüşündedirler. Bu ise gerçek illiyet ve sebebin ancak üreme ve sudur yoluyla olması nazariyesinin tamamen zıddıdır. Gerçekten de üreme nazariyesi, başlangıcında bir çelişkiden kurtulmak ihtimali bulunmayan bir nazariyedir. Tevlid denilen üreme olayı adi illetler için geçerli olabilirse de gerçek anlamda illiyet yaratma ve ibdâ' etme demektir. Bundan dolayı İncil'de Cenab-ı Allah için kullanılmış olan ' eb ' kelimesi, gerçek anlamıyla ' valid '(baba) demek olamıyacağı için ' yaratan ve var eden ' demek olduğu her din mensubu gibi Hıristiyanlar için de her türlü şüphe ve tereddütten uzak bir inanç olması gerekirdi.
Elbette düşmanları tarafından durmadan ve sürekli olarak ' babasız ' diye itham edilmek istenen Hz.İsa'ya, bu kelimenin kullanılmasına müsaade buyurulması onun hakkında Allah'ın bir rahmeti ve özel bir iltifatı olduğunda nasıl şüphe yoksa, Hz.İsa'nın ' babam ' dediği zaman ' rahim olan Rabbim, halikim ' demiş olduğunda da hiç şüphe yoktur. Binaenaleyh Hıristiyan papaların, müteşabihata uyarak bu kelimeyi bu kadar engel bulunmasına rağmen lügat anlamıyla alıp gerçek ' baba ' mânâsına te'vil etmeye çalışmaları da yaratılış inanç ve nazariyesiyle bağdaştırılması mümkün olmayan bir çelişkidir.
İşte Kur'ân, Allah'ın zatı ve sıfatları hakkında aklen ve naklen sabit ve apaçık bulunan ve bu meseleyi temelden çözüme kavuşturacak olan temel gerçekleri, özetleyerek bir belge halinde ortaya koyduktan sonra buna aykırı olan batıl görüşleri ayıklamak ve bu arada Hıristiyanların böyle Allah'a ve Allah'ın âyetlerine karşı reva gördükleri tecavüzkâr tutumlarını, bütün incelikleriyle ve temeldeki yanlışlarıyla reddetmek ve geçersiz kılmak ve bunları, red ve iptal gayesiyle de olsa tek tek sayılıp dökülmesinin Kur'ân ahlâkının nezahet ve vakarıyla bağdaşmayacağını anlatmak ve aynı zamanda irşadın faydasını daha da geniş tutmak için hepsinin de ilâhî âyetleri inkâr anlamı taşıdığını ve küfür kavramı altında birleştiğini özetle gösterecek şekilde uyarıda bulunmuş ve işin varacağı sonucu açıklamıştır.
Mabud, kelimesinin anlamını çirkin ve yakışıksız bir yorumla tefsir etmek, muhkematı inkâr eylemek, ilk günahı bağışlamaya gücü yetmemek, tevlîd, yani çocuk edinmek, tecessüd yani bedene bürünüp görünmek, kendini feda etmek, ancak böyle inanıldığı takdirde kurtuluşa erileceğini ummak gibi teslis inancı ile ilişkili olan küfür şekillerinin hepsine karşı hakkın bir kılıç darbesi olan furkanı; hakkı alçaltmaya cüret edenlerin sonuçta mutlaka yenilgiye uğrayacaklarını ilan eden bir ilâhî furkandır.
Allah böylesine kapsamlı bir ilim, böylesine yüce bir kudret, böylesine keskin bir irade ile hayy ve kayyûm, hâlik-ı musavvir olan bir azîz ve hakîmdir. Bu azîz ve hakîmden başka ilâh yoktur. Binaenaleyh O'nun Meryem'in rahminde şekil verip tasvir ettiği İsa da ne ilâh, ne de ilâhın oğludur. O Meryem'in oğlu ve Allah'ın mahlûkudur, bir beşerdir. Ancak peygamberlik fıtratı ile tasvir olunmuş bir beşerdir. Allah onu Meryem'in rahminde, bir kısım gayb haberlerinden bilgi verecek veya bir kısım mucizeler gösterecek şekilde tasvir etmiş ve ruhu'l-kudüs ile teyid edip desteklemiştir. Bu teyid, onu beşeriyetin dışına çıkarmaz. Nihayet Âdem peygamberin izinde gidenlerden biri yapar ve onun ilk ana maddesi, mutlaka Meryem'in rahminin dışında yaradılması zaruri olmadığı gibi; ne o maddenin, ne de onu destekleyen ruhun hayy ve kayyûm olan Halik-ı Musavvir'den üreme yoluyla doğmuş olmasını tasavvur etmek dahi caiz değildir. Zira üreme olayı, hem üretkenin kendi içinde doğrudan doğruya ve başlıbaşına bir şekillendirmeye bağlıdır, hem de onun kayyûm oluşunu ihlal eder. Hayy ve Kayyûm'un zevali ve noksanlığı ise muhaldir. Her şüpheden âri olan bu tevhid (Allah'ın birliği) ve tenzîhin âyetleri ve delilleri ortada iken, bunları bırakıp veya görmezlikten gelip, ilâhî kitaplardan Tevrat'ı doğrulayıp tasdik eden İncil' deki ‘ baba ' ve her ikisini tasdik eden Kur'ân'daki ' O'ndan bir ruh olarak ' gibi müteşabih âyetleri bahane ederek, küfre ve inkâra sapmamalıdır. İlâhî kitapların kendine mahsus bir üslubu ve onları doğru anlamanın usul ve yolları vardır." (Hak Dini Kur'an Dili, c.2, s.295 vd., Azim Dağıtım, İst.)
Teslis'in Aklî Delillerle Kesin İptali
Teslisi, en çarpıcı delillerle çürütenlerden biri de; İngiliz sömürgesindeki Hindistan'da, misyonerliğe ilmi ve fikri mücadelesiyle kalkan olmuş büyük âlim Delhi'li Rahmetullah Efendi 'dir. Yaklaşık 1000 sayfa halinde Türkçeleştirilmiş ve 1972'de tek baskısı yapılabilmiş İzhârü'l-Hak isimli meşhur eserinin konumuzla ilgili bölümünden (kısaltarak da olsa) bazı çarpıcı alıntılar yapmak isabetli olacaktır:
“(Teslisin) akla uymadığını, yedi madde sayarak arz edeceğiz.
İ - ‘Üçlü Allah'tan muradımız, bir Allah'tır. Üç, bir ve bir de, üç demektir. Bu konuda, aramızda bir fark yoktur. Biz üç diyoruz ama, amacımız tektir. Biz, üçlü Allah'ı ispatlarken, Allah'ı da ispatlamış oluyoruz,” sözleri büyük bir yanlıştır.
Böyle bir düşünce, iki zıddın birleşmesi demek olur. (Hareketle durgunluğun birleşmesi gibi birşey olur.) Bu bakımdan imkansız ve sakattır. Bir an için dediklerini eğreti olarak kabul edelim. O zaman, bulunması gerekli bir şeyin (vacip olan birşeyin) birkaç şey olması icap eder ki, buna eskiler ‘teaddüd-ü vücup' (vacip olan birşeyin çokluğu) derler ki, böyle bir durumda birlik, yok olur gider. Madem ki, üçlük vardır; üç Allah vardır. Üçünün de bulunması gereklidir. Birlik nerede kalır?
‘Üçlük ile birlik arasında sözce bir değişiklik oluyor ama; hakikatte üç demek, bir demektir,' gibi açıklamaları da, saçmalıktan başka birşey değildir.
Eğer üç Allah varsa, bunlar üç tanedir. Hepsinin birden bulunması gerek olursa; (gerekli şeylerin aynı yerde, aynı zamanda birden bulunmaları icap eder ki; buna, yukarıda arz ettiğimiz gibi teaddüd-ü vüceba denir. Bu da imkansızdır.) vacip olan birşeyin, (bir zaruretin, bir lüzumun) üç şahısta ayrı ayrı bulunması, üçü bir araya gelince tam birşey oluyor, demek olur ki; bu Cenab-ı Hakk'a noksanlık isnat etmek ve bu noksanlığı da kabul etmek demektir. Cenab-ı Allah, bundan tamamıyla münezzehtir. Birlik, birliktir. Bir, birdir. Üçe gelince; birin üç parçaya ayrılmasıdır. Üçte bir olan birşey noksandır. Üçü bir araya gelerek bir olur. Birlikte, böyle birşey yoktur. Bir, birdir; üç değildir. Onların dediği gibi olsa; Cenab-ı Hakk'ın sonsuz olarak kudretini üçe bölmek demek olur. Allah'ın nâmütenahî kudretinin mürekkep (bileşik) olmasını gerektirir. Yani, sonsuz kudretler bir araya gelecek, bir olacak. Cenab-ı Hak, böyle parçalardan, ayrı ayrı kudretlerden mürekkep değildir ki, böyle düşünüyorlar.
C. Hak, bir bütün olmuyor da; birçok parçaların(cüzlerin) bir araya gelmesinden vücut bulan bir muhassele(bir tüm) oluyor. Öyle bir kül, öyle bir tüm, bir bütün oluyor ki; parça parça kudretler bir araya geliyor da, birleşiyor ve öylece bütün olabiliyor. Böyle birleşen parçaların birbirine yakın olması, birbirine muhtaç olması icap eder ki; C. Hak ihtiyaçtan, başkasının yardımına, birleşimine muhtaç olmaktan münezzehtir.
Şöyle açıklayalım: Mesela, bir insanın yanına bir taş konulsa; taş, insanla bütünleşip bir bütün olamaz. Parçaların birbirlerine yakınlığı, terkipte benzeyişi olacak ki, birleşsin. Allahü Teâla Hazretleri, düşündükleri gibi bir bütün değildir ki; ayrı ayrı parçalardan, ayrı ayrı kuvvetlerin birleşmesinden meydana gelmiş, bileşik bir varlık, bir vücut olsun.
Sonuç olarak; üç, birin üçte biridir. Birleşirlerse bir olur. Bunların birleşmesi için birbirlerine muhtaç olması icap eder. Allah, birdir ve hiçbir yaratığa ihtiyacı yoktur.
II - Allah(c.c.), kendi kendine vardır. Ve varlığı ezelidir, ebedidir. Evveli yok ve sonu da yoktur. Cüzlerden bileşik bir varlık değildir. Allah(c.c.), kadir-i mutlak, vacibü'l-vücuttur. Vücudu bir ve lazımdır. Bir araya gelme, bir arada toplanma bir Allah değildir.
III - Dedikleri gibi üç Allah olunca; bu üç Allah arasında madde veya sıfat bakımından eşit olmaları veyahut eşit bulunmamaları gibi iki düşünce vardır.
Eşit iseler (yani, herbirinde aynı kudret varsa); üçü bir araya gelince ancak tam bir kudret oluyor ki; bunu Hıristiyanlar da kabul etmiyorlar. Bunların her biri, diğerine muhtaç olmayacak derecede varlıklı ve olgundurlar, diyorlar. O halde varlık ve olgunluk, kudret ve kuvvet; yine üçe bölünmüş olur. Hem hayır diyorlar, hem de evet diyorlar. Diyorlar ki; bu da, iki zıttın birleşmesi demektir. (Eğer eşit değilseler; zaten Allah'larının noksanlıklarını kabul etmiş olurlar ki, bunu kabul etmiyorlar ve etmemeleri de lazımdır.)
IV - Üçlü inanca göre; kendilerince cevher-i lâhûtî denilen Allah'lık ile cevher-i nâsûtî dedikleri insanlık âlemi birleşmiş oluyor. O zaman oğul dedikleri Hz.İsa'nın, insanlık alemiyle birleşmesi dolayısıyla ona eksiklik, ziyadelik olması gerekir. Böyle şeylerin bulunması ise, ebedilikle bağdaşamaz. Hâdis olur, fâni olur. Gerek hudüs, gerekse fena; gerek birşeye muhtaç olan ve gerekse sonu bulunan birşey ise, hiçbir surette Allah olamaz. Kendiliklerinden Hz.İsa'yı, bu mantıklarıyla Allah'lıktan çıkarıyorlar. Fakat Allah olduğunda da ısrar ediyorlar. Tuhaf değil mi!?.
V - Üç Allah olunca; birleşmeleri için mutlaka bir sebep veyahut bir ihtiyaç bulunması gereklidir. Sebebe dayanan varlık (ihtiyaca dayanan varlık gibi) bakî ve sonsuz olamaz. Birgün o ihtiyaç veya sebep yok olabilir. Madem ki, aralarında ortaklaşa ihtiyaç ve sebep vardır; öyle olan varlık Allah olamaz.
VI - Hıristiyanların Yakubiyye Mezhebinden olanların düşüncesidir ki; o düşünce de büsbütün yanlıştır. Bunlar, öncesi olmayan bir varlığın, sonraları insanlarla birleştiğini ve dolayısıyla önü ve sonu olmamak hasse ve vasıflarını kayıp ettiğine inandıklarından çürütmeye lüzum yoktur. Kendileri, kendi Allah'larının kudretini azaltmış ve hiçe indirmiş oluyorlar.
Hıristiyanların başka mezheplerinden olanlar ki; hemen hemen hepsi üç esası (üç Allah'ı; Baba-Oğul-Ruhu'l-Kudüs'ü) kabul ediyorlar.
Kabullendikleri inançlarını şöyle çürütebiliriz. Bunların üç olup birleşen Allah'ları nasıl birleşmiştir?
A - Birleşme, ilk olarak hulul suretiyle olabilir. Yani gül suyunun, güle; mısır yağının, susama; ateşin, kömüre hululü (birleşmesi, girmesi) gibi olabilir. Allah'ları arasında, böyle bir bileşim kabul ediyorlar mı? Oğul hakkında, insanlarla bileşimi kabul ediyorlarsa da, diğer Allah'ları hakkında bunu kabul etmiyorlar.
O halde; Allah diye taptıkları Oğul, birleşim dolayısıyla başka bir cisme, başka bir maddeye, başka bir şeye muhtaç denecektir. Esaslarından biri olan Oğul Allah'ın, başkalarına muhtaç bir varlık olduğunu kabul ediyorlar demektir. Halbuki, başkalarına asla muhtaç değildir, diyorlar. Öyle ise; madem ki muhtaç değildir; birleşimi isbat etmek muhal olur. Yani, mümkün olmaz. Böylelikle de, bu düşüncenin yanlışlığı meydana çıkar.
B - İkinci olarak; bu birleşim, yukarıda olduğu gibi, şekerin suda, tuzun suda erimesi gibi olmayıp gerektiğinden ötürü bir birleşim olsun. Bu da yanlış ve çürüktür.
Birleşmeyi gerektiren nedir? Ya ihtiyaç, yahut gereklilikten ötürü olabilir. Bu birleşim için (Allah saydıkları) Hz.İsa'nın ihtiyacı varsa, şarta bağlı demektir. İlk şarta bağlı olan birşey Allah olamaz, kadim olamaz. Hadîs olur, fani olur ki; bunu, onlar da kabul etmiyorlar. Gereklilikten ötürü bir birleşimi zorunlu görüyorlarsa da, bu da, Allah'larının bu gibi bir bileşime ihtiyacı olduğunu ve dolayısıyle ezeli ve ebedi olmadığını gösterir. Böyle noksan sıfatlar, uluhiyete yakıştırılamazlar. (Bunları, kendileri de yakıştıramıyorlar.) Yakıştıramıyorlar da, neden üçlükte direnip duruyorlar?..
C - Üçüncü olarak; Allah sayılan Oğul'un(Hz.İsa'nın) Allah'lıkla birleşip, insanlarla birleşmediği ve Allah olarak geldiği düşüncesidir. Bu düşünce üzerine de, şu mütalaalarımızı ileri süreriz:
1 - Ya Hz.İsa, gökte olduğu gibi yer de de Allah'ın kendisiyle(zat-ı Allah ile) bakidir; veyahut değildir. Bu iki düşünceden başka türlüsü de olamaz.
Eğer Allah ile beraberse; -bir şahsın aynı zamanda iki yerde birden bulunması imkansız ve akla sığmaz olduğundan- bir an için Hz.İsa, Allah'tan ayrı kalıyor demektir. Allah'tan ayrı kalınca, onda Allah'lık kalmıyor. Allah'ın bir cüzünde, bir parçasında Allah'lık kalmayınca; parça vücuda (aynı cüz, külle) bağlı bulunduğundan, birşeyin cüzü (parçası) yok olunca küllün de yok olması gerekir. Bu saçma düşünceden Ulu Tanrı'ya sığınırım. Yok eğer durum öyle değilse; o zaman ikilik var demektir ki, birlik olmaz. O zaman iki Allah da, üç Allah da yok demek olur. ‘İşte, bu yokluk ile Allah var oluyor,' denilse; yokluk ile varlık birleşemez.
Onlarsa, birleşimde ısrar ediyorlar. Diyorlar ki; bu birleşim ve bu yere iniş, insanın aynada görünmesi gibi birşeydir. Bunu da, (inançları için bir örnek) kabul edelim ve hemen çürütelim.
Yeryüzünü bal mumuna batırsalar, çamura koysalar; yüzünün çamurdaki ve bal mumundaki izi, nasıl yüzün kendisi değilse; aynadaki hayal de, insanın kendisi değildir. O halde; bu da, o kadar yanlış ve o kadar olmayacak birşeydir ki; hem Allah'ın kendisidir(aynıdır) diyorlar, hem de; görülüyor ki, hiç de kendisi değildir, diyorlar. Gösterdikleri misaller; Hz.İsa'nın, Allah'ın sıfatlarıyla bezenmiş olmadığı ve Allah olmadığını gösteriyor. Kendi misallerine göre; Oğul Allah'ın, Hz.Mesih olmaması gerekmektedir.
Sonuç olarak: Bu, öyle olmayacak bir iştir ki; hiçbir olmayacak başka bir iş, buna eşit olamaz. Ve öyle bir sözdür ki; hiçbir suretle dikkate bile alınamaz. Yalancı bir fikir ve yalnız bir laftan ibarettir.
VII - ‘Allah'ın ziyafetleri' diye adlandırdıkları yemek merasimindeki ekmeğin, birgün Hz.İsa olacağı hakkındaki Katoliklerin sarsılmaz inançlarını, Protestanlar -gülüp, alay ederek- kabul etmiyorlar da; ondan daha saçma bir fikir olan ‘Hz.İsa'nın da Allah olduğu' fikrini nasıl kabullenebiliyorlar? Niçin ‘Hz.İsa'nın da, Allah olmadığı ve olamayacağı ve olmasının da mümkün olmadığı' fikrini aynı mantıkla kabullenmiyorlar?..Bir kere beş duyumuzun en güveniliri olan gözü yalanlıyorlar. Hz.İsa'yı gören bütün insanlar, kendisini bir insan olarak görmüşlerdir. Başka türlü gören de olmadığına göre; gözü yalanlamak neden?
Hıristiyanların, bu göz göre göre yanlış ve saçma inançları, doğruyu görmekten kendilerini alıkoymuştur.
***
Sırası gelmişken, bir hikayeyi burada anlatalım:
Vaktiyle üç kişi, Hıristiyanlığı kabul ederek bir papaza gitmişler. Kendilerine, dinlerinin temel kurallarını (iyice) anlatmasını büyük bir samimiyetle istemişler ve papazdan uzun bir süre ders almışlar. Papaz, onlara herşeyi öğrettiği gibi üçlü inanç konusunda da (kendince) çok güzel ve esaslı bilgiler vererek Allah'ın üç olduğunu (Baba-Oğul-Ruhu'l-Kudüs) öğretmiştir.
Birgün öğretmen papazın tanıdıklarından bilgin bir kişi gelmiş ve kimlerin Hıristiyanlığı kabul ettiğini sormuş. Papaz da, üç kişinin kendi dinlerine girdiklerini söyleyince; nasıl, birşeyler öğrendiler mi? diye sormuş. Evet, cevabını alınca misafir kişi pek sevinmiş ve içlerinden birisini çağırarak üçlü Allah hakkındaki bilgisini sormuş. O da, cevap olarak;
- Değerli öğretmenim(papaz), bana bunu güzelce öğretti; Allah üçtür. Bunlardan biri, gökte bulunan Allah'tır; diğeri, Meryem Anamızın karnından doğarak dünyaya gelen Allah'tır; üçüncüsü de, 30 yaşına gelince ona güvercin suretinde inen Allah'tır, deyince papaz fena halde içerlemiş; ‘burası kesin değildir,' diyerek onu kovmuş.
Arkasından ikinci öğrenciyi çağırmış ve bizzat kendisi ona üçlü inanç hakkındaki bilgisini açıklamasını söylemiş. İkincisi, cevap olarak;
- Efendim, öğrendiğimize göre; Allah üçtür. Bunda da, hiç şüphem yoktur. Fakat Allah'ın biri asıldı; şimdi ikisi kaldı, deyince; onu da, sinirlenerek kovmuş.
Daha sonra üçüncüyü çağırmış. Üçüncüsü, en çalışkan ve zekileri olduğundan güzel cevaplar vereceğine emin olarak papaz, aynı soruyu ona da sormuş. O da;
- Efendim, derslerinizi can kulağı ile dinledim. Çok iyi öğrendim. Bu alanda bilgim, sarsılmayacak kadar kuvvetlidir. İmanım da çok sağlamdır. Allah, üçtür; fakat üç, birdir. Ve bir de, üçtür. Bu bakımdan, aralarında tam ve sarsılmaz bir birlik vardır. Bunlardan biri asılıp yok olunca, Allah'ların hepsi birden yok olmuştur ve şimdi Allah yoktur... Çünkü böyle olmasa, aralarında birlik olmaması gerekir. Madem ki, birlik vardır (bu birlik de, kelimenin tam anlamıyla vardır); biri yok olunca, elbetteki diğerleri de yok olur. Aksini ileri sürmek; üç Allah arasındaki birliği inkar etmek demek olur, demiştir.
Bu öğrencilerin verdikleri cevapların kusurlu olduğu söylenemez. Kusurlu ve yanlış olan konudur. Ne taraftan bakılsa, kusur ve eksiklik, yanlışlık ve uydurma göze çarpar. Hıristiyanların (birçok) bilginleri de, bunu itiraf ve kabul ediyorlar. Bunu böyle kabul etmek icap eder, demekten başka bir söz söyleyemiyorlar. Bilginleri, hayret içindedirler; cahilleri de, körü körüne inanıp kabul ediyorlar.
***
(Netice olarak şu tesbiti yapabiliriz):
(Hıristiyanlar), Hz.İsa'yı bazen yükselterek Allah mertebesine çıkarıyorlar; bazen de onu küçültmekten -hatta kendilerinden de aşağı görmekten- çekinmiyorlar. Nitekim, Hz.İsa'nın kabahatlarını sayarak; onun da, bazı sorunlarda sapıttığını ileri sürüp; ‘Mesih, vefatından sonra doğruca cehenneme girecek ve orada üç gün yandıktan sonra ancak cennete girecektir,' diyorlar. Bundan başka; Hz.İsa'nın mukaddes, değerli ve saygıdeğer baba ve dedelerine olmadık kötü lafları, yalanları yakıştırmaktan ve uydurmaktan geri kalmıyorlar. Hz.Süleyman ile Davud'un, birer piç tohumları olduklarını (hâşâ sümme hâşâ); Hz.Süleyman'ın, son yıllarında kafirliği kabul ederek birçok puthane yaptırdığını; Hz.Davud'un, zina yaptığını söyleyip duruyorlar. Kitapları da böyle yazıyor. Bilmem ki; bu kanaatlarıyla ve sözleriyle Hz.İsa'ya saygı mı gösteriyorlar!.. ” (İzhârü'l-Hak, s. 431 - 440)
***
Rahmetullah Efendi , aynı eserinde; büyük müfessir Fahreddin Râzi Hazretlerinin, bir Hıristiyan papazıyla aralarında geçen ilginç bir tartışmayı da zikreder. Konumuzla ilgili olduğu için aynen aktarmayı uygun buluyorum.
(F. Râzi anlatıyor) : “Ben, Harzem'de Kur'an-ı Kerim tefsiriyle uğraşırken, bana İsa(a.s.) dininden çok bilgin bir papazın geldiğini söylediler. Hemen ziyaretine gittim. Kendileri bana;
- Peygamberiniz Muhammed'in(s.a.v.) peygamberliğine delil nedir? diye sordu. Bunun üzerine;
- Musa, İsa ve diğer peygamberler hakkında tevatüren bugüne kadar gelen sözlere ve onların mucizelerine nasıl inanıyor ve peygamberliklerini kabul ediyorsak; Peygamberimiz Muhammed- Mustafa(s.a.v.) Efendimiz Hazretlerinden gelen mucizelerle, kendilerinin peygamberliğini kabul ve tasdik etmek icap eder. Eğer tevatür ve mucizelerle şimdiye kadar gelen doğru sözlere inanmamak gerekirse; o zaman, bütün peygamberlere de inanmamak icap eder, dedim. Bunun üzerine Hıristişyan papaz;
- Ben, Hz.İsa'nın peygamber değil, Allah olduğuna inanıyorum, dedi. Ben de;
- Bu sözünüz, çürük ve asılsızdır. Allah'ın kimseye muhtaç olmaması, kimseden korkmaması, Vâcibü'l-vücud olması, bir cisimde görünerek faydalı olmaması icap eder. Halbuki sizlerin kanaatine göre; Hz.İsa, Yahudiler tarafından asılmıştır. Kendisi, Yahudilerden korkmuştur. Başkalarına muhtaç olmuştur. Çocuk olmuş, büyümüş, sonra da öldürülmüştür. Allahu Teala Hazretleri ise; ezeli ve ebedidir. Vücudunda bir değişiklik; büyüme, küçülme, kaybolma, yok olma, yok olduktan sonra tekrar dirilme gibi durumlar olmaz ve olamaz. Aksi takdirde Allah, fani olur. Fanilik sıfatı ise Allah'ta yoktur. Hz.İsa, Yahudilerden korkar ve gizlenirdi. Onlardan şiddetle kaçardı. Nihayet kanaatinize göre; kendisini yakalayıp astılar. Allah, korkar mı? allah olsaydı; Yahudilerin şirretliklerini def' edemez miydi? Bir takım hilelere, çarelere başvurmasına lüzum kalır mıydı? İnsanın aklı, bunun yanlış ve bozuk olduğunu gün gibi açığa çıkarırken; akla uymayarak, bir takım uydurmalara inananlara şaşarım.
Yine şaşarım ki; âlemin ilahı, şu gördüğünüz Hz.İsa(a.s.)'ın cismani şahsiyetidir, diyorsunuz. İlah-ı âlem kendisi olsaydı veyahut ilah-ı âlemin ufak bir parçası olsaydı; Allah, Hz.İsa'ya hulül etti, demek olur ki; bu da, tamamıyla yanlıştır. Çünkü kendisi Allah olsaydı; Yahudiler, Hz.İsa'yı asınca kainatın Allah'sız kalması gerekirdi. O zaman, Allahsız bir kâinat nasıl var olabilir?
Allah değil de, Allah'ın bir parçası, sözü de; kelimenin tam anlamıyla saçmadır. Böyle biri, diğerine muhtaç; biri, diğerinin parçası; biri, diğerinin tamamlayıcısı Allah'lar olunca; Allah'ın ve hatta size göre Allah'ların hepsinin zayıf ve başkalarına muhtaç olduğunu kabul etmek icab eder ki; böyle birşey olamaz hatta düşünülemez.
Tam Allah değil, Allah'ın bir parçası da değil; fakat şüphe yok ki, Allah ona(İsa'ya) hulül etmiştir, düşüncesi de yanlıştır. Çünkü Allah'ın Hz.İsa'ya hulül eden kısmı, Allah'ın niteliklerini üzerinde toplamışsa; Hz.İsa da, Allah olurdu. Ve Allah'tan ayrılan parça da; ilah-ı alemin noksanlığını ve -parçasının ayrılmasıyla- ayrılmaya, parçalanmaya, bölünmeye mahkum bir vücut olduğunu gösterir ki, bu mümkün olmadığı gibi Hz.İsa'ya giren, hulül eden Allah'ın parçası olduğundan Hz.İsa'nın ölümsüz olmasını icap ettirirdi.
Görülüyor ki; Hz.İsa, Allah'tır; Hz.İsa, Allah'ın bir parçasıdır; Hz.İsa'ya, Allah hulül etmiştir; öyleyse Allah'tır, gibi düşüncelerin hepsi yanlıştır, dedim. Ondan sonra da papaza;
- Pekiyi sen, Hz.İsa'nın Allah olduğunu nasıl ispatlayabilirsin? Delilin nedir? diye sordum. Karşılık olarak şöyle dedi:
- Hz.İsa'dan, insanların yapamayacakları birtakım harikalar çıkmıştır. Ölüyü diriltmek, çaresiz hastaları iyi etmek gibi. Bunları biz yapamıyoruz. Ondan anlıyorum ki; İsa, Allah'tır, dedi. Kendisine cevap olarak;
- Bir yerde, bir işte delil bulunmazsa medlûl da bulunmaz, demek değildir. Bazen delil bulunmayabilir. Sende ve bende, bu gibi görülmedik, işitilmedik hallerin bulunmaması, Allah'ın bulunmamasını icap ettirmez. Bende ve sende böyle haller olmuyor diye; Allah yoktur, Allah İsa'dır, denilemez. Hem Allah'ın kudretinin, bizlerde de bulunmadığı ne malum? dedim. Eğer delilin bulunmadığı yerde medlul da yoktur, dersek; bu, ilme ve mantığa aykırıdır. O zaman sen, Allah yoktur, demek istiyorsun ki; bu, büyük bir yanlıştır.
Sonra şunu da arz edeyim ki; ölüyü diriltmek, nihayet ona bir can vemekle olur. Fakat mesela bir sopayı, muazzam bir yılan yapmak daha güçtür.Sopaya can verilecek ve sopa yılan olacak ve bütün sihir aletlerini de yutacak. Bu, hastaya şifa vermekten ve ölüyü diriltmekten daha güçtür. O halde; Hz.Musa(a.s.)'a da, Allah demek (hem de haklı olarak) lazım gelmez mi? dedim.
Buna karşılık bir cevap ve bir söz bulamayan papaz, evet veye hayır diyemediği gibi bir itirazda da bulunamadı...” (bkz.: a.g.e., s. 470 - 472)
***
Kur'an-ı Kerim'in, Hıristiyanların Allah inancı/Teslis konusundaki sapmalarına ihtarla işaret ederken, gerçek Allah inancını ortaya koyması çok manidar ve tatminkardır:
“‘ Rahman çocuk edindi,' dediler./Hakikaten siz, çok çirkin birşey ortaya attınız. / Bundan dolayı, neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak, dağlar yıkılıp düşecektir; / Rahman'a çocuk isnadında bulunmaları yüzünden! / Halbuki çocuk edinmek, Rahman'ın şanına yakışmaz .” (Meryem Sûresi, 88-92)
" Ey Kitap Ehli! Dininizde taşkınlık etmeyin ve Allah hakkında gerçek olmayan şeyleri söylemeyin. Meryem oğlu İsa Mesih, sadece Allah'ın elçisi, O'nun, Meryem'e attığı kelimesi ve O'dan bir ruhtur. Allah'a ve elçilerine inanın. (Allah) üçtür, demeyin. Kendi yararınıza olarak buna son verin. Çünkü Allah, yalnız bir tek tanrıdır. Haşa O, çocuk sahibi olmaktan yücedir (münezzehtir.) " (Nisa Sûresi, 171)
" De ki: O Allah birdir/Allah Samed'dir (her şey O'na muhtaç, O hiçbir şeye muhtaç değildir) /Kendisi doğurmamıştır ve (başkası tarafından) doğurulmamıştır/Hiçbir şey O'nun dengi (benzeri) olmamıştır. " (İhlas Sûresi)