Acaıplıkler / Olmaz Böyle Şey!..
(Tesniye, 34/5-8) : "Ve Rabb'in sözüne göre; Rabb'in kulu Musa orada, Moab diyarında öldü. Ve Moab diyarında Beyt-peor karşısındaki derede onu gömdü; fakat bugüne kadar kimse onun kabrini bilmez. Ve Musa öldüğü zaman yüzyirmi yaşında idi; gözü zayıflamadı ve kuvveti eksilmedi. Ve İsrailoğulları, Moab ovasında, otuz gün Musa'ya ağladılar ve Musa için yas/ağlama günleri tamam oldu."
Yanlış okumadınız; Musa(a.s.)'a gelen ve Musa(a.s.)'ın insanlara tebliğ ettiği Tevrat(!), O'nun ölüm hikayesini anlatıyor!..Açıkça anlaşılıyor ki; bugünkü Tevrat, Musa(a.s.)'a vahyedilmiş bir kitap değil, Musa(a.s.)'ın ölümünden sonra birileri tarafından kaleme alınmış muharref bir kitaptır.
(Tekvin, 32/24-30) : "Ve Yakub yalnız başına kaldı ve seher sökünceye kadar bir adam onunla güreşti. Ve onu yenmediğini görünce, uyluğunun başına dokundu ve onunla güreşirken Yakub'un uyluk başı incidi. Ve dedi: Bırak gideyim, çünkü seher vakti oluyor. Ve dedi: Beni mübarek kılmadıkça seni bırakmam. Ve ona dedi: Adın nedir? Ve o dedi: Yakub. Ve dedi: Artık sana Yakub değil, ancak İsrail denecek; çünkü Allah ile ve insanlarla uğraşıp yendin. Ve Yakub sorup dedi: Rica ederim, adını bildir. Ve dedi: Adımı niçin soruyorsun? Ve orada onu mübarek kıldı. Ve Yakub, o yerin adını Peniel koydu; çünkü Allah'ı yüzyüze gördüm ve canım sağ kaldı, dedi."
Yine yanlış okumadınız. Bugünkü Tevrat; tanımadığı (ve kendisini de, tanışıklık verdikten sonra tanıyabilen) Allah (Yahova) ile Yakub'un güreş tutmasından ve tanrının tuş olmasından söz ediyor! Daha sonra aciz ve mağlub tanrı(!), güçlü ve galip Yakub'u mübarek kılıyor…Ve Yakub, yendiği tanrıya adını sorunca, tanrı (herhalde utandığından olacak) söylemiyor. Tanrılık, daha güçlü olana yakışmaz mıydı?!.
(Tekvin, 9/20-25) : "Ve Nuh, çiftçi olmağa başladı ve bir bağ dikti ve şaraptan içip sarhoş oldu ve çadırının içinde çıplak oldu...Ve Nuh, şarabından ayıldı ve küçük oğlunun kendisine yaptığını(…) anladı ve dedi: Kenan lanetli olsun; kardeşlerine kullar kulu olacaktır!"
Haşa! Sümme haşa!..Küçük oğlu, babası Nuh'a sarhoşken -sonradan Nuh'u, lanet okumaya sevk edecek- ne yapmış olabilir?..Evet, yanılmadınız; bir peygamber ola(!) Nuh, zilzurna sarhoş oluyor ve küçük oğlu, ona tecavüz ediyor!.. Üstü kapalı ifadelerden, bu çirkinlik anlaşılmıyor mu?..
İşte, bugünkü Tevrat'ın 'peygamberlere iman' anlayışı!.. İnsanlığa hidayet, kurtuluş, ahlak ve fazilet yolunu gösteren Allah elçisine -en bayağı insanların bile yapamayacağı- yüz kızartıcı suçları/kepazelikleri isnat etmek!..Halbuki Peygamberler, Allah'ın 'örnek insanlar(üsve-i hasene)' olarak gönderdiği elçileridir ve İsmet(günah işlememek) sıfatıyla daima muttasıftırlar. Yoksa güvenirliliğini kaybederler ve hakkı tebliğde hiçbir muhatap bulamazlar.
Hal böyle iken; "Zaten dikkatlice bakıldığında görülecektir ki, Ehl-i Kitap'la (Yahudi ve Hıristiyanlarla) temel noktalarda birlikteyiz. Daha meşhur ifadesiyle; 'Amentü'de ittifakımız vardır... G arip olan şudur ki; ittifak ettiğimiz Amentü'yü öne geçirmiyor da, ihtilaf ettiğimiz teferruatı ileri sürüp mutlak küfre karşı dayanışmamıza engel olarak görüyoruz. Halbuki, temel ittifak varken teferruattaki ihtilaflara takılıp kalmak makul değildir." (Zaman Gazetesi, Ahmet Şahin, Sohbetler, 17 Nisan 2000) , şeklindeki ifadelere ne demeli?!. Umarız ki; bu ifadeler, -maksadı aşmış gibi görünse de- muharref olmadan önceki ehl-i kitabın âmentüsüyle ilgilidir. Zira, -bir din alimi olarak hep istifade ettiğimiz- mezkur ifadelerin sahibi olan zatın, bu konuyu bilemeyecek kadar cahil olması asla düşünülemez!..
(Tekvin, 3-16-18): "Kadına dedi: Zahmetini ve gebeliğini ziyadesiyle çoğaltacağım, ağrı ile evlat doğuracaksın ve arzun kocana olacak; o da sana hakim olacaktır. Ve Âdem'e dedi: Karının sözünü dinlediğin ve ondan yemeyeceksin diye sana emrettiğim ağaçtan yediğin için toprak senin yüzünden lanetli oldu; ömrünün bütün günlerinde zahmetle ondan yiyeceksin."
Bu ifadelerden anlaşıldığına göre; Cennetteki yasak meyveden yemenin cezası olarak kadına, gebelik ve ağrı ile evlat doğurmak, kocaya arzu duymak ve kocanın hakimiyeti verilmiştir. Toprak, Âdem yüzünden lânetlenmiş (toprağın suçu neyse!..) ve topraktan zahmetle ürün elde etmek, bütün insanlığa irsî bir ceza olarak kalmıştır.
Anne olmayı bir mutluluk vesilesi sayması gereken bir anne, bunun bir işkence, doğan çocuğunun da 'Allah'ın belası!' olduğuna inanırsa ve çalışmaya/ziraat yapmaya 'lânet olası toprak!' tan ürün elde etmeye Allah'ın azabı olarak inanılırsa, o hayat nasıl huzur içinde yaşanabilir. Böyle inanmayı öngören bir kitap, insanlığa huzur ve mutluluk getirecek gerçek ilahi kitap olabilir mi?..
(Tekvin, 19/30-38): "Ve Lut, Tsoar'dan çıkıp dağda oturdu ve iki kızı onunla beraberdi, çünkü Tsoar'da oturmaktan korktu ve o ve iki kızı bir mağarada oturdular. Ve büyük kızı küçüğüne dedi: Babamız kocamıştır ve bütün dünyanın yoluna göre yanımıza girmek için memlekette erkek yoktur, gel, babamıza şarap içirelim ve babamızdan zürriyeti yaşatmak için onunla yatarız. Ve o gecede babalarına şarap içirdiler ve büyük kız girip babası ile yattı ve onun yatmasını ve kalkmasını bilmedi. Ve vaki oldu ki, ertesi gün büyük kız, küçüğüne dedi: İşte dün gece babamla yattım, bu gece de ona şarap içirelim ve babamızdan zürriyet yaşatmak için gir ve onunla yat. Ve o gecede dahi babalarına şarap içirdiler ve küçük kız kalkıp onunla yattı ve onun yatmasını ve kalkmasını bilmedi. Lut'un iki kızı böylece babalarından gebe kaldılar. Ve büyük kız bir oğul doğurdu ve onun adını Moab çağırdı; o bugüne kadar Moablıların atasıdır. Ve küçük kız, o da bir oğul doğurdu ve onun adını Ben-ammi çağırdı, o bugüne kadar Ammonoğullarının atasıdır."
Aman ya Rabbi, daha neler duyacağız!..Bu kadarına da pes doğrusu!
Tevrat'ın anlattığı peygamberler'(!) insanlığı -adeta- yoldan çıkarmakla; ahlaktan, iffet ve namustan kısaca, Allah'tan uzaklaştırmakla görevli...
(Ayrıca, Davut Peygamberin, güzelliğine hayran olduğu evli bir kadınla nasıl zina ettiğini(hâşâ) merak ediyorsanız bkz.: İİ.Samuel: 11/2-27)
George Bernard Show ; "Yeryüzündeki en tehlikeli kitabı (Kitab-ı Mukaddes'i) kilit ve anahtar altında muhafaza et!" derken ne kadar da isabet etmiştir!..
The Plain Truth , Ekim 1977 sayısında şöyle diyor:
"Çocuklara K. Mukaddes hikayeleri okumak, onlarla seks ahlakını tartışmak için her çeşit farsatı da doğurabilir. Temizlenmemiş bir K. Mukaddes (Tevrat ve İnciller), bazı sansürlerden olumsuz bir rapor alabilir!"
Doğrusu; ben de, bugünkü K. Mukaddes'in ahlaken yasak yayınlar arasında bulunmamasına hayret ediyorum!..
Bu hususta Tevrat'tan birkaç örnekleme daha yapalım da, konu iyice anlaşılmış olsun!..Yani bu hususta bir şüphe kalmasın:
(İİ.Samuel, 13/1-14) 'de; Amnon isimli bir gencin, kendi kızkardeşi Tamar 'a hastalık derecesinde aşık olduğu, yataklara düştüğü; kendisini ziyarete gelen kızkardeşinin hazırladığı yemeği ona takdim ederken onu yakalayıp; " G el benimle yat, kızkardeşim!" dediği; ancak çırpınışlarının fayda vermediği anlatıldıktan sonra; "Fakat onun sözünü dinlemek istemedi ve ondan daha kuvvetli olduğundan onu alçalttı ve onunla yattı," denmektedir.
(Tekvin, 38/13-30) 'da; fahişelerle yatmaya düşkün bir babanın, yoldan geçerken yüzü kapalı gelinine tanımadan; "Rica ederim, gel senin yanına gireyim!" teklifinde bulunduğu; gelinin, ondan aldığı hediyeler (mühür, kaytan, deynek v.s.) karşılığında ondan gebe kaldığı ve sonunda onu ele verdiği uzun uzun anlatılmaktadır.
(Hoşea, 4/14) 'de; "Fahişelik ettikleri zaman kızlarınızı ve zina ettikleri zaman gelinlerinizi cezalandırmayacağım," teşviki ile Çıkış: 20/14 'deki; "Zina etmeyeceksin!" yasağı ne derece bağdaşmaktadır?..
Zinaya ve fahişeliğe teşvik eden, aile içi sapık cinsel ilişkileri bir porno yayın edasıyla anlatan bir kutsal(!) kitapla karşı karşıyayız...
Bu meyanda; Eski Ahid'in 'Neşîdeler Neşîdesi' bölümü baştan sona erotik bir aşk şiiri olarak karşımıza çıkmaktadır. (*)
(*): Neşide; şiir, nağme, ezgi anlamlarına gelir. 'Neşideler Neşidesi', neşidelerin en güzeli demektir. Büyük Larousse adlı ansiklopedinin izahından da anlaşıldığı gibi; 'Eski düğün türkülerinin az çok değişikliğe uğramış biçimlerinden esinlenen bir aşk şiirleri derlemesidir ve İ.Ö. 450'ye doğru yazılmıştır. Yahudi ve Hıristiyan geleneklerine göre; Yehova'nın İsrail'e ve seçilmiş halkın Tanrılarına olan sevgisini simgeler.'
Süleyman'a ait olduğu zikredilerek başlayan bu kutsal-erotik(!) bölümden -hayamızın müsaadesi ölçüsünde/zarurete binaen- bazı mısraları aynen aktaralım:
"Beni, kendi ağzının öpüşleriyle öpsün;
Çünkü okşamaların şaraptan daha iyidir." (İ: 2)
...................
"Kıral, beni iç odalarına götürdü;
....................
"Senin okşamalarını, şaraptan ziyade anarız." (İ: 4)
................
"Memelerin arasında yatan,
Safi mür çıkınıdır, bana sevgilim." (İ: 13)
.................
"İki memen, sanki bir çift geyik yavrusu;
Zambaklar arasında otlayan,
İkiz ceylan yavrusu." (İV:5)
................
"Kaptın gönlümü, kızkardeşim, yavuklum!" (İV: 9)
...............
"Okşamaların ne güzel, kızkardeşim, yavuklum!
Şaraptan ne kadar hoştur okşamaların." (İV: 10)
...............
"Toplu kalçaların, sanki mücevherler." (Vİİ: 1)
...............
" G öbeğin, yuvarlak bir tas,
Onda karışık şarap eksik değil;
Karnın buğday yığını,
Zambaklarla kuşanmış." (Vİİ: 2)
"İki memen, sanki bir çift geyik yavrusu,
İki ceylan yavrusu." (Vİİ: 3)
................
"Bu senin boyun hurma ağacına,
Memelerin de salkımlara benziyor." (Vİİ: 7)
"Hurma ağacına çıkayım,
Dallarını tutayım dedim;
Memelerin üzüm salkımları gibi olsun,
Soluğun kokusu da elma gibi." (Vİİ: 8)
"Ve ağzın, en iyi şarap gibi,
O şarap ki, uyumakta olanların dudaklarından kayıp,
Sevgilim için dümdüz akar." (Vİİ:9)
...............
"Ben duvarım, memelerim de kuleler gibi..." (Vİİİ:10)
Bir yanlış alıntı değil bu bölümler; tekrar hatırlatalım; Kitab-ı Mukaddes'ten aynen aktarılmıştır. (Kitab-ı Mukaddes, Eski Ahit Bölümü, s.667 - 672)
Bizim bildiğimiz, gerçek kutsal metinler; insanlığı edeb, iffet, haya ve güzel ahlaka yönelterek toplumu her türlü sapıklıktan kurtarmak için gönderilmiştir. Tanrı ile insan arasındaki sevgiyi, bu şekil erotik teşbihlerle ortaya koyup, bu metni de kutsal metin diye insanlığın önüne sürmek ne derece uygundur?..İlahi sevginin sembolik ifadeleri olduğu iddia edilse de bu tür bir anlatım, insanları baştan çıkarmak için yeter de artar bile!..Korunmuş/bozulmamış bir vahiyde böyle garip çelişkiler olmamalı değil mi?..
(Çıkış, 3/22) : "Fakat her kadın, komşusundan ve evinde olan misafirden gümüş şeyler ve altın şeyler ve esvaplar isteyecek ve oğullarınızı ve kızlarınızı onlarla süsleyeceksiniz ve Mısırlıları soyacaksınız..."
(Çıkış,12/35,36) : "Ve İsrailoğulları, Musa'nın sözüne göre yaptılar...Ve Rab, Mısırlıların gözünde kavme lutuf verdi...Ve Mısırlıları soydular."
Meğer, kendinden olmayanları soymak ne büyük bir tanrı lutfu imiş!..
(Tesniye, 7/16) : "Ve Allah'ın Rabbin sana teslim edeceği bütün kavmleri bitireceksin; gözün onlara acımayacak..."
(Tesniye, 12/2) : "Mülklerini alacağınız milletlerin, yüksek dağlar üstünde ve tepeler üzerinde ve yeşil ağaç altında ilahlarına ibadet ettikleri bütün yerleri mutlaka harap edeceksiniz!"
Bunlar da, Tevrat'ın; hoşgörü, insan hakları, inanç ve ibadet özgürlüğü anlayışı!..
Bakalım, bizdeki 'dinlerarası diyalog ve hoşgörü' havarileri, Yahudileri bu inanç ve davranışlarından vazgeçirebilecekler mi? Yani; inandıkları Tevrat'ı, onlara inkar ettirebilecekler mi?..
***
Bir de, şu ' Arz-ı Mev'ûd/Va'dedilmiş Topraklar ' sevdasından Yahudileri vazgeçirebilseler!..
(Tesniye, 11/24-25) : "Ayak tabanınızın basacağı her yer sizin olacak; sınırınız çölden ve Lübnan'dan, ırmaktan, Fırat İrmağından G arp Denizine kadar olacaktır. Önünüze kimse duramayacak; Allah'ınız Rab, size söylediği gibi dehşetinizi ve korkunuzu, ayak basacağınız bütün diyar üzerine koyacaktır."
(Tekvin, 15/18) : "Mısır İrmağından büyük ırmağa, Fırat İrmağına kadar, bu diyarı...senin zürriyetine verdim."
'Vaadedilmiş topraklar' ın hangi bölgeleri içine aldığı ve Yahudiliğin ne olduğu konusunda önemli araştırmalara imza atan Musevi araştırmacı İsrael Şahak , şunları kaydetmektedir:
"İsrail topraklarının Tevratsal sınırlarını(Biblical borders) gösteren farklı haritalar içinde en büyük sınırlara sahip olan versiyon şu bölgeleri içine alır: G üneyde tüm Sina Yarımadası ve buna ek olarak Kuzey Mısır'ın Kahire'ye uzanan bir parçası; doğuda, Ürdün'ün tamamı ve Suudi Arabistan'ın kuzey bölgesi; Kuveyt'in tümü ve İrak'ın çok büyük bir bölümü; kuzeyde Lübnan ve Suriye'nin tamamı ve Türkiye'nin Van G ölü'ne kadar uzanan büyük bir parçası (5 vilayetimiz) ve batıda ise Kıbrıs. Bu sınırlar hakkında yapılmış çok geniş kapsamlı araştırmalar devlet desteğiyle atlaslara, kitaplara ve makalelere dökülmekte ve okullarda bu sınırların propagandası yapılmaktadır. Başta G uş Emunim olmak üzere kimi etkili dini gruplar, sözkonusu coğrafyanın İsrail tarafından fethedilmesini istemekle kalmamakta, bu fethin ilahi bir emir olduğuna inanmaktadırlar." (İsrael Şahak; Jewish History, Jewish Religion, sayfa: 9)
Öte yandan Siyonizm hareketinin kurucusu Teodor Herzl de, 1897 yılında İsviçre'nin Basel kentindeki Siyonist Kongre'nin açılışında yaptığı konuşmada, Yahudiler için değişik bir hedef çizmiştir: "Kuzey sınırlarımız, Kapadokya'daki(Orta Anadolu) dağlara kadar dayanır, güneyde Süveyş Kanalına. Sloganımız: David ve Solomon'un Filistin'i olacaktır."
Yine İsrail'in ilk başbakanı David Ben Gurion da, 1948 yılında İsrail Devletinin kuruluşunu ilan ettiği konuşmasında aynı haritayı çizer ve şöyle der:
"İsrail'in bugünkü haritası, İngiliz manda yönetimi tarafından çizilmiştir. Yahudi Halkının, gençlerimizin ve yetişkinlerimizin yerine getirmeleri gereken bir başka harita daha var. Bu harita Nil'den Fırat'a kadar olan bölgeleri kapsamaktadır..."
Haydi, Yahudileri bu siyonist emellerinden ve gayretlerinden vazgeçirin bakalım!..Ne mümkün!..Çünkü ' arz-ı mev'ud,' muharref Tevrat'tan kaynaklanan bir inançtır ve her Yahudi bu inanca sahiptir.
***
Bugünkü Tevrat'ın, nice acaiplikle dolu muharref (bozulmuş) bir kitap olduğu artık iyice anlaşılmıştır. Saymakla tükenmeyen 'acaiplikler' dosyamıza -çeşni kabîlinden- birkaç belge daha koyarak 'çelişkiler galerisi'ni biraz daha zenginleştirelim:
(Tekvin, 20/2-11) 'de; İbrahim Peygamberin, karısı Sara 'yı, korkusundan kral Abimelek 'e, kızkardeşi diye takdim ettiği anlatılmaktadır.
Hz. İbrahim gibi doğruluk, cesaret, iffet timsali bir peygamber, mezkur Tevrat cümlelerinde; yalancılık, korkaklık ve namussuzluk gibi sıfatlarla tanıtılmaktadır.
(Tekvin, 27/19-36) 'da; Yakup Peygamberin, babası İshak Peygamberi, yalan söyleyerek aldattığı anlatılmaktadır.
(Tekvin, 29/16-30) 'da; babasını aldatan Hz. Yakub 'un, kayınbabası tarafından kandırılıp aldatıldığı ve karı edinmek istediği bir kızı için tam ondört sene kayınbabasına hizmet ettiği belirtilmektedir:
"Bana yaptığın bu nedir? Senin yanında Rahel için hizmet etmedim mi? Öyle ise beni niçin aldattın? Ve Laban dedi: Küçük kızı büyüğünden evvel vermek, bizim yerde böyle olmaz. Bunun haftasını tamamla ve yanımda edeceğin başka yedi sene daha hizmete karşılık, onu da sana veririz. Ve Yakup öyle yaptı,ve onun haftasını tamamladı ve kızı Rahel'i ona karı olarak verdi." (Ayrıca bkz.: Tekvin: 26/25 - 28)
Bütün bunlar, Allah tarafından insanlara önder ve rehber olarak gönderilen peygamberlerin izzet ve şereflerine yakıştırılacak şeyler mi Allah aşkına!..Amentülerimiz ne kadar da farklıymış değil mi?!..
(Tesniye, 14/21) : "Hiçbir leş yemeyeceksiniz; onu yesin diye şehirlerinde olan garibe verebilirsin; yahut yabancıya satabilirsin; çünkü sen Allah'ın Rabbe mukaddes bir kavmsin."
Yüce tanrı Yahova (!), seçtiği mukaddes kavme(!) caiz görmediği leşi, Yahudi olmayan herkese satmayı veya şehrin garibanına ikram etmeyi tavsiye buyuruyor!..Aman dikkat; Yahudilerle alış-verişe! Kimbilir, bugüne kadar dünyaya -yaldızlı paketler içinde- ne kadar leş ihrac etmişlerdir?..
(Tekvin, 2/2) : "Ve Allah(Yahova), yaptığı işi yedinci günde bitirdi; ve yaptığı bütün işten yedinci günde istirahat etti."
(Çıkış, 31/15,17) : "Altı gün iş işlenir, fakat yedinci günde(Cumartesi) Rabbe mukaddes rahat Septidir; Sept gününde iş işleyen herkes mutlaka öldürülecektir./ O, İsrailoğulları ile benim aramda ebediyyen bir alamettir; çünkü Rab gökleri ve yeri altı günde yarattı ve yedinci günde rahat etti ve dinlendi." (*)
İstirahat etme ve dinlenme ihtiyacı, yorgunluktan ve bitkinlikten kaynaklanmaz mı? Yani bu, bir acziyet ifadesi değil midir? 'Yüce Tanrı' yorulup zaman zaman istirahata çekiliyorsa; kainattaki bu muhteşem düzen nasıl devam etmektedir? Halbuki; " O(Allah), her gü(her an) yeni bir iştedir (sürekli yaratmaktadır.) " (Kur'ân-ı Kerim/Rahman Sûresi, 29) (**)
Sonra, Sept günü(cts.) çalışanların ' mutlaka öldürülmesi ' de ne demek oluyor? Allah rızası için çalışmayı da -özel anlamdaki ibadetleri aksatmamak kaydıyla- bir ibadet kabul etmek yerine iş yapmayı en korkunç bir şekilde cezalandırmak, ilahi bir dinin hükmü olabilir mi? Halbuki Müslümanlıktaki Cuma, çalışmanın yasak olduğu bir gün değildir: " Ey inananlar, Cuma günü namaz için çağrıldığı(nız) zaman, Allah'ı anmağa koşun, alışverişi(işi-gücü) bırakın. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır. /Namaz kıldıktan sonra yeyüzüne dağılın ve Allah'ın lutfunda(nasibinizi) arayın. Allah'ı çok zikredin ki, kurtuluşa eresiniz. " (Cum'a Sûresi, 9, 10)
Esasen; Yahudilik'te tanrı inancı, temel sayılmamakta ve birinci derecede önem arz etmemektedir. Türkiye Yahudileri'nin yayın organı olan Şalom Gazetesinde bu husus şöyle açıklanmaktadır:
(*): Bu cümle, yine Eski Ahit'in şu cümleleriyle aynı zamanda çelişmiyor mu? “Bilmedin mi? İşitmedin mi? Ebedî Allah, Rab; bütün dünyayı yaratan, zayıflamaz ve yorulmaz; onun anlayışının derinliğine erilmez.” (Yeşaya 40:28)
(**): Şu Kur'an ayeti, bu husustaki Yahudi inancına bir cevaptır/düzeltmedir: “And olsun Biz. gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları altı günde yarattık. Bize, hiçbir yorgunluk çökmedi.” (Kâf Sûresi, 38)
"Tanrı'ya inanmak, Yahudiliğin temel başlangıç noktası değildir. Resul Jeremiah bile İsrail'in başkaldırısını, Tanrı'nın ağzından şöyle anlatır: 'Beni terk ettiler ve kanunlarımı uygulamadılar'. Eski hahamların, bu sözü yorumlama şekli ise; 'İnançlarından vazgeçsinler ama kanunları uygulasınlar' olmuştur." (Şalom, 8 Mart 1989)
Bu duruma göre; hahamların gözünde, kanunları uygulamak, tanrı inancından daha önemlidir. Halbuki hak bir dinde hiçbirşey Allah inancından daha mühim olamaz. Dinin amacı -zaten- insanları Allah'a yaklaştırmak değil midir?
(İİ. Samuel, 22/8,9) : "O(Rab) öfkelendi/ Burnundan duman yükseldi; ağzından ateş yiyip bitirdi; ondan közler tutuştular."
Allah'ın öfkesini anlatmak için O'nu -hâşâ- böyle korkunç bir canavara mı benzetmek gerekir?..
(Mezmurlar, 78/65) : "O zaman Rab, uyanan adam gibi, şaraptan bağıran yiğit gibi uyandı."
Şu benzetmedeki çarpıklığa ve mantıksızlığa bakınız; 'Tanrı', saldırgan bir sarhoşa benzetiliyor. Güya Rabb'in yüceliği vurgulanıyor!..
(Tesniye, 25/11, 12) : "Adamlar, birbiriyle kavga ederken, birinin karısı yaklaşıp kocasını dövenin elinden onu kurtarmak için elini uzatır ve onu utanılacak yerlerinden tutarsa; / o zaman kadının elini keseceksin, gözün ona acımayacaktır."
Biraz ağır bir ceza değil mi?!. Kadın, -koruma ve sahip çıkma psikolojisi içinde- doğal olarak kocasına sahip çıkarken adamın utanılacak yerini tutmuş olabilir. Herhangi bir zarar vermese de acımadan elini kesmek, gerçekten adaletsizlik değil mi?..
(Tesniye, 25/5-10) : "Eğer kardeşler birlikte otururlarsa ve onlardan biri ölürse ve onun oğlu yoksa, ölenin karısı dışarıda yabancı bir adama varmayacaktır; kocasının kardeşi ona yaklaşacak ve kendisine karı olmak için onu alacak ve ona kayınbiraderlik vazifesini yapacaktır. / Ve vaki olacak ki, kadının doğuracağı ilk oğul, ölen kardeşinin adıyla onun yerini tutacaktır ve onun adı İsrail'den silinmeyecektir. /Ve eğer o adam, kardeşinin karısını almak istemezse, o zaman kardeşinin karısı kapıya, ihtiyarların yanına çıkacak ve diyecek: 'Kayınbiraderim, İsrail'de kardeşinin adını yaşatmaktan çekiniyor; bana kayınbiraderlik vazifesini yapmak istemiyor.' /O zaman şehrin ihtiyarları onu çağırıp kendisine söyleyecektir ve eğer durup; 'onu almak istemem' derse / o zaman ihtiyarların önünde kardeşinin karısı onun yanına gelecek ve onun ayağından çarığını çıkaracak ve onun yüzüne tükürecek ve cevap verip diyecek: 'Kardeşinin evini bina etmeyen adama böyle yapılır.' / Ve İsrail'de onun adı; 'çarığı çıkarılanın evi' çağırılacaktır."
Bu uygulama da son derece çirkin ve gayr-i insani değil midir? İrkçı duygularla bir insanı kardeşinin hanımıyla zorla evlendirmeye kalkmanın; eğer kabul etmezse onu aşağılamanın ve toplumdan dışlamanın aklî, psikolojik, ilmi ve dini bir izahı olabilir mi?
İnsan fıtratına uygun, bozulmamış ilahi bir dinde böyle bir garabet olabilir mi?..Kardeşinin hanımını -kocası öldükten sonra- himaye etmek içi(ya da normal bir evlilik akdiyle) -karşılıklı rıza varsa- nikahlamakla, muharref Tevrat'ta anlatılan dayatma çok farklı şeylerdir.
“İnsanın yeryüzünde ortaya çıkmış olduğu tarih, yaklaşık olarak bile bilinmemektedir. Fakat Hıristiyan takviminin başında(milattan) en az onbin yıl öncesine ait olduğunda hiçbir şüpheye mahal bulunmayan ve insanlara ait olan kalıntılar keşfedilmiştir. Dolayısıyla Kitab-ı Mukaddes'in Tekvin Babının, insanın başlangıcını (Hz.Âdem'in yaratılışını) İsa'dan 37 yüzyıl kadar öncesine yerleştiren tarihe ve soya ait bilgilerini, bilimle bağdaştırmak mümkün değildir. Bilim, gelecekte belki de, şimdiki tahminlerimizden daha ileri tarihî tesbitler getirebilir. Fakat onun, 1975 yılında, Yahudi Takviminin öne sürdüğü gibi, insanın yeryüzünde ilk olarak 5736 yıl önce göründüğünü ispat edemeyeceğinden kesinlikle emin olabiliriz. Şu halde; insanlığın yaşı konusunda Kitab-ı Mukaddes'in verdiği bilgiler yanlıştır.” (Kitab-ı Mukaddes, Kur'an ve Bilim, s.11)
Tekvin, 1/ 11-13 : “Ve Tanrı dedi: ‘Yer, yeşilliklerle yeşillensin; otlar, türlerine göre tohum taşısın; ağaçlar, türlerine göre tohumlarını ihtiva eden meyveler versin.' Ve tanrı, bunun güzel olduğunu gördü. Bir akşam ve bir sabah oldu: Üçüncü gün.”
“Henüz Güneş yaratılmada(Tekvin, bunun dördüncü günde olacağını bildirir) ve gecelerle gündüzlerin ardarda gelmesi başlamadan önce, tohumlarla çoğalan iyice düzenlenmiş bir bitki örtüsünün bulunması hiçbir surette savunulamaz.” (a.g. e., s.48)
Tekvin, 1/14-19 : “Tanrı dedi: ‘Gök kubbesinde, gündüzle geceyi ayırmak için ışıklı yıldızlar olsun; bayramlar için olduğu gibi senelerin günleri için de işaret olmaya yarasınlar; yeri aydınlatmak için gök kubbesinde ışıklı yıldızlar olsunlar.' Ve böyle oldu. Tanrı, iki büyük ışıklı yıldız yarattı: gündüzün gücü olarak büyük yıldızı, gecenin gücü olarak küçük yıldızı ve öbür yıldızları. Tanrı, yeryüzünü aydınlatmak için, gündüzü ve geceyi yönetmek ve aydınlıkla karanlıkları ayırmak için, onları gök kubbesine yerleştirdi ve Tanrı bunun güzel olduğunu gördü. Bir akşam ve bir sabah oldu: Dördüncü gün.”
“Yer ile Ay, bilindiği gibi; başlangıçta Güneş'ten çıkmışlardır. Güneş'in ve Ay'ın yaratılışını, Yer'den sonraya koymak; Güneş Sisteminin unsurlarının teşekkülü konusundaki, sağlam bir biçimde ispatlanmış bilgilere tamamen zıttır.” (a.g.e., s.48)