ust_banner

sol_blok

Ana sayfa
 
KURAN-I KERİM

HADİSLER
İNCELEME - ARAŞTIRMA
GÜNDEM YAZILAR
BAŞKA HAKİKATLER
EKÜMENİK KUTSAL KİTAP
<< Tamamını Oku >>

Apokrif Kitaplar

Kitab-ı Mukaddes
 
Linkler
İletişim

"(Resûlüm) de ki:
Ey Ehl-i Kitap!
(Yahudi ve Hıristiyanlar!) Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze geliniz: Allah'tan başkasına tapmayalım; O'na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah'ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilahlaştırmasın. Eğer onlar, yine yüz çevirirlerse, işte o zaman; 'Şahit olunuz ki, biz Müslümanlarız' deyiniz."

(Âl-i İmran S., 64)

SİYASAL MİSYONERLİK ve İSLAM DÜNYASI
Em.Hakim Bnb.Yusuf ÇAĞLAYAN

Ayrışan İslam Dünyası

19 ncu Yüzyılın sonlarından itibaren batılı olmayan toplumlar, özellikle de İslam coğrafyası, yönünü, biçimini ve zamanlamasını kendilerinin saptamadığı bir değişim süreci içindedir.
Doğal olmayan, planlı ve zorlamalı olan bu değişim süreci sonunda, Türk-İslam coğrafyasında oluşan yeni yeni devletlerin, siyasi rejim ve sınırların, bu coğrafyada sürekli kronik ihtilaflar doğuran bir şekil kazandığı herkesçe bilinmektedir.

Bu ihtilafların, Türk-İslam coğrafyasının kontrol ve yönlendirilmesinde ve A.B.D. ile müttefiki Avrupalı devletler ve İsrail'in müdahalelerine karşı tüm stratejik oluşumların engellenmesinde olduğu kadar, bölgede yapılan siyasi, ekonomik ve askeri müdahalelerin meşrulaştırılmasında, fonksiyonel bir araç olarak kullanıldığı da açıktır.

Bir yanda çıkarları elverdiği oranda alabildiğine işbirliği yapan A.B.D., İsrail ve batılı devletler; öte yanda çıkarları ile taban tabana zıt bir biçimde alabildiğine ayrışan, parçalanan, ufalanan ve birbirleri ile ihtilafa düşmüş, her türlü birlik ve beraberlik ve dayanışmaya elverişsiz hale gelmiş bir Türk ve İslam Dünyası...

A.B.D. ve müttefikleri için son derece fonksiyonel olan bu yapı İslam coğrafyasında nasıl inşa edilmiştir? Bu yapıyı, siyasal misyonerlik çalışmalarından, bu çalışmaların yol açtığı değişim süreçlerinden soyutlayarak sağlıklı bir şekilde anlamamız mümkün değildir.

İslam coğrafyasının bugün içinde bulunduğu siyasi ve ekonomik duruma yol açan sosyolojik süreç, “misyonerlik faaliyetleri” ile başlayan kültürel müdahaleler ile gerçekleştirilmiştir. İslam coğrafyasında misyonerlik faaliyetleri ile birlikte başlatılan alt kimlik dayanışmalarını ön plana çıkarıcı tedrici süreçler sonunda, Ortadoğu fotoğrafının tedricen Batı'lı devletler lehine değiştiği tartışılmaz bir gerçektir.

Siyasal Misyonerliğin Amaçları
Misyoner Rufus ANDERSON'un, misyonerlik faaliyetlerin yürütüldüğü coğrafyadaki tetkik gezisiyle ilgili 24.11.1828 tarihli yetki mektubunda: “Çok ciddi ve sorumluluk isteyen bir hizmeti yerine getirmeye davet edildiğinizin ve bu işin gerçekleştirilmesiyle yalnızca bugünkü nesiller için değil, fakat henüz çok uzaktaki günler için de hayati önemi olacak sonuçların ortaya çıkabileceğinin bilincinde olmalısınız” denilmektedir.

Yine Misyoner William GOODELL, 1.12.1833 Tarihli talimat mektubunda: “Bir fetih savaşına girmiş askerler olduğunuzu unutmayın. Ve her ne kadar mücadele manevi alanda, kafanın kafayla, kalbin kalple mücadelesi ise de ve sizin silahınız Tanrının inayetiyle güçlendirilmiş manevi bir silahsa da Napolyon'un askeri girişimlerindeki kadar araştırma, bilgi ve düşünmeye ihtiyaç gösterir. Bu mukaddes ve vaat edilmiş topraklar silahsız bir haçlı seferiyle geri alınacaktır.” derken, misyonerlerin önüne koyduğu kutsal hedef, dini değil siyasi bir hedef idi.

1819 Yılından itibaren Protestanlığı yayma amacı ile Osmanlı ülkesinde faaliyete başlayan A.B.D.li misyonerler, daha sonra, Osmanlı tebası Müslüman ve Hıristiyan kültür grupları içinde onlarda “kendi devletlerini kurma arzusu doğuracak tarzda” kültürel ve politik faaliyet göstermeye başlamışlardır.

Robert Kolej, İstanbul Kolej ve Beyrut Suriye Protestan Kolej, Ortadoğu'daki politik, ekonomik, sosyal ve kültürel değişmeye, Batılılaşma doğrultusunda şekil vermekten ibaret ABD politikasının gerçekleştirilmesine yardım edebilecek elit milli liderler yetiştirmiştir.

A.B.D.li misyonerler tarafından 1850'li yıllardan sonra yeni bir cephe açılmıştır: “Avrupa Türkiyesi misyonu”... Amacı ise: “Bulgarların Ortadoks hiyerarşisinin ve Türk despotizminin pençesinden(!) kurtarılması...”

Bulgaristan'ın ayrıştırılmasında bayrağı ilk açan misyoner Robert kolej'in kurucusu Cyrus HAMLİN olduysa, sonuç alınmasına en çok emeği geçen misyoner de Cyrus'un damadı ve Kolej'in ünlü müdürü George WASHBURN'dur.

Bu somut, tamamen Amerikan BOARD Teşkilatının arşivinde bulunan belgelere dayanan bu bilgiler de açıkça göstermektedir ki, misyonerlik faaliyetleri, dini tebliğ faaliyeti olarak tanımlanamaz.

Misyon sahası, misyon kurumları, faaliyet türleri, dil çalışmaları, kitap yayımı, öğretim, halkla temas, örgütsel birimler, istasyonlar, uç istasyonlar, hedefler, strateji ve taktikler, faaliyet programının belirlenmesi, bütçe, bir önceki faaliyetlerin değerlendirilmesi, BOARD'ın en üst yönetiminden uç istasyona kadar dikey ve yatay haberleşme, konferans, Hedef düzeltme, eğitimde yeni stratejiler, yeni oluşumlar, diplomatik sinir merkezi gibi misyoner terminoloji bile, bize misyonerlik faaliyetlerinin amacı ve kapsamı hakkında, sanırız yeterli bir fikir vermektedir.

Siyasal Misyonerliğin Temel Stratejisi
Misyoner teşkilatlarının politikalarını çizenler, Osmanlı İmparatorluğu, İran ve Hindistan gibi, çeşitli kültür gruplarının aynı bir millet halinde yaşadıkları topraklar üzerinde, bu kültür gruplarının etrafında kendi kontrollerinde bir çok küçük devletçiklerin doğmasını sağlamak amacıyla, bu etnik grupları kendi etnik dillerinde eğitip, onlara “ayrı bir millet olma şuuru” vermeyi planlıyorlardı. Bu amaçla, misyonerler, Ortadoğu'daki soy, dil, din ve mezhep farklılıklarını, kendi çıkarlarına hizmet edecek doğrultuda evrimleştirmeyi temel politika haline getirmişlerdir. İlk planda, ayrışmaya en elverişli Hıristiyan topluluklarda, soy ve mezhep farklılıkları temelinde ayrışma sağlanmıştır.

Farklı etnik ve mezhebi kökenlere sahip Müslüman toplumlarda da, eğer “ortak payda” devre dışı bırakılır ise, bu taktirde, birlik ve bütünlüğün bozulacağı, bunun da yanlızlaşan fertleri kendi ait olduğu alt kimlik dayanışmasına iteceği bir gerçekti.

İşte, Ortadoğu'da bu alt kimlik dayanışmasının ön plana çıkartılıp, birbiri ile tutarsızlaştırılması ve siyasallaştırılması ile hem en kapsayıcı kimlik olan İslam'dan gelen dayanışma ortadan kalkacak, hem de Müslüman toplum uzun vadede baş edilebilecek boyutlarda alt kimlik dayanışmalarına ufalanacaktı. Artık, bu ufalanmış kimlikler istendiği gibi çatıştırılıp, kullanılabilirdi.

Bu amaçla, Osmanlı bünyesinde tezatları daha da artırmaya yönelik olarak, bütün içinde farklı, kendi içinde homojen ulusal kültürler ve farklı etnik grup veya azınlıklar meydana getirme süreci başlatılmış ve geniş bir zamana yayılan faaliyetlerle bu süreç sürekli olarak beslenmiştir.

Ülkelerinin dış politika manevralarında doğrudan ve etkin bir şekilde rol almış olan misyonerler, geçmişte olduğu kadar, bu gün ve uzun bir gelecekte de devletlerine bölgede etkili olacak ve hakimiyetlerine hizmet edecek politik mekanizmalar sağlamayı amaçlamaktadırlar.

Siyasal misyonerliğin, Batılı devletlere, ne derece fonksiyonel politik mekanizmalar oluşturduğunu somut bir örnek ile açıklamamız yerinde olacaktır.

Hindistan'dan Mağrip'e kadar Müslümanların gözbebeği Osmanlı İmparatorluğu, 1800'lü yılların başlarından beri sürdürülen yoğun misyonerlik faaliyetleri sonucunda 1914'lü yıllara gelindiğinde artık batış işaretleri veriyordu. Osmanlı, Batı'lı güçlerce, hazırlıksızlığın ve tutarsızlığın ağırlaştırdığı bir askeri ve siyasi savunma içinde kıstırılmıştı. 1820'li yıllarda başlayan misyoner dalgası, artık, Batılı güçlerin yayılmacı dalgalarına dönüşmüştü.

Batı'lı güçler birinci Dünya savaşının başından itibaren, yaptıkları görüşmelerde, Osmanlı İmparatorluğunun etki alanlarına bölünebilmesi için nihai parçalanması ilkesini getirmişlerdir. Savaş yılları boyunca İngiltere ve Fransa'nın diplomatik ve askeri eylemleri, Türk'lerin Arap Ortadoğu'sundan tümüyle tasfiyesini hedef almıştır. Harekat alanının cesameti düşünülürse, bu tür bir stratejinin başarısı silahların gücüne olduğu kadar, kaynaşan milliyetlerin sempatisini kazanmaya yönelik psikolojik girişimlere de dayandırılmak zorundaydı. İngiliz istihbarat servisleri bu amaçla, bir Arap krallığının kurulmasına yatkın unsurları harekete geçirmeye yöneldiler.

İngiltere'nin Ortadoğu siyasetinin esas hedefleri, kutsal yerleri denetlemek ve uluslar arası siyonizmin işbirliğini sağlamak, Sykes'in bir raporunda “İngiltere'nin deniz, hava ve sanayi gücü için esas” olduğunu belirttiği Irak petrol alanlarına hakim olmak için Filistin'e ve Mezopotamya'ya el koymak, ünlü Hint yolu üzerindeki bütün engelleri bir darbe ile aynı anda ortadan kaldırmaktı. İşte bu hedeflere ulaşılmasında, Türklere karşı uygulanacak strateji, Arapların işbirliğini zorunlu kılıyordu.

Amerikan Misyonerleri ve eğitimcileri, öteden beri faaliyetlerini sadece Hıristiyan kültür gurupları ile sınırlandırmamışlardır. Aynı zamanda klasik Arap edebiyatının canlanmasını teşvik etmişler, böylece Osmanlı bünyesinde büyük bir kitleyi ve coğrafi alanı işgal eden farklı soydan Müslümanların da ayrışmasını sağlayacak “modern Arap milliyetçiliğine” zemin hazırlanmasına kültürel yatırım yapmışlardır. İşte, uzun bir zaman diliminde, misyonerlerin yaptığı bu kültürel yatırımların sonucunu alma zamanı gelmişti.

Arap tarafında, bu stratejiyi uygulamada kullanılmaya en müsait kişi, Haşimi ailesinin itibarını taşıyan Mekke Emiri Hüseyin idi.

Nitekim, İngilizler, Mekke Şerifi Hüseyin'e “Osmanlı boyunduruğu”ndan kurtulmaları halinde kendisine halifelik ve Arap ülkelerinin krallığını vadetmişler; O da 10.6.1916 tarihinde Osmanlı'ya karşı Arap isyanını başlatmış; Mekke Emirinin bu muhalefeti, savaştaki Türkiye'ye ölümcül bir darbe indirmiş, Türkiye'yi “İslami dayanışma” tezinden yoksun bırakmıştır.

Halbuki, Mekke Şerifi Hüseyin'e halifelik ve Arap ülkelerinin krallığını vadeden müttefikler Mayıs 1916'da kendi aralarında Sykes-Picot gizli anlaşmasını yapmışlardı. Bu anlaşmaya göre Osmanlı'dan ayrılan toprakları manda yönetimi sistemi kabul edilerek paylaşılmıştı. Araplar, İngilizlerin öngördüğü ayrılıkçı hareketi gerçekleştirdikten sonra, İngiliz, Fransız ve Amerikalıların isyan sonrası durum ile ilgili olarak planladıkları politikalar ile karşı karşıya kaldılar. Batılı güçlere umut bağlayan Araplar, bu acı gerçek ile yüz yüze gelince şaşkına dönmüşlerdir. Hatta, Batılılar ile işbirliği yapan Şerif Hüseyin, ölüm döşeğinde, o tarihlerde Arap Dünyasında yaşanan acı olayların temelinde, Osmanlı'ya yaptıkları ihanetin bulunduğunu bizzat itiraf etmiştir.

Günümüzde de, ABD'nin Türkiye'nin Avrupa Birliğine girmesini teşvik etmesi, buna karşılık AB mensubu devletlerin ve ABD'nin Türkiye'nin Güneydoğusuna ilişkin ayrıştırmacı politikaları arasındaki paralelliğin tek bir anlamı olabilir: Gizli Sykes-Picot anlaşmasının bir benzeri, AB ile ABD arasında yapılmıştır. Dün Araplar kışkırtılmıştı, bugün Kürtler kullanılmaktadır. AB'ye alınacak olan, Güneydoğusu bölünmüş bir Türkiye'dir. Türkiye'nin bütünüyle AB'ye girmesi, ABD menfaatleri ile bağdaştırılamaz. Bu nedenle, AB ve ABD politikaları Türkiye'nin bölünmesi yönünde paralellik arz etmektedir. AB yetkililerinin Diyarbakır'ı ziyaret etmeyi prensip haline getirmeleri, aynı paralelde ve bölücü sürçü lisanda bulunmaları; Başbakanın, AB'den bölücü teklifler alındığına ilişkin basına yansıyan demeçleri, ABD'nin Diyarbakır belediye başkanını davet ederek resmen muhatap kabul etmesi, bu zatın da ulu orta bir lider veya misyon üstlenmiş edası ile bölücü beyanatlar vermesi bu tezimizi doğrulamaktadır.

Siyasal Misyonerlik ve A.B.D.
Protestan misyoner örgütlerinin dünyayı aralarında paylaşmalarında Osmanlı İmparatorluğu esas itibariyle A.B.D. uyruklu misyonerlerin payına düşmüştür.

İngiltere ve Fransa gibi A.B.D. de, sanayi devrimini gerçekleştirip, hammadde ve tüketim pazarlarına ihtiyaç duyduğu bir dönemde, misyonerlerin bu ihtiyaca cevap verecek topraklara nüfuz etmedeki başarılarını keşfetmiştir. Bu da, misyonerlik faaliyetlerinin dini nitelikli amaçlarının değiştirilerek, ayrıştırma ve parçalama politikalarının etkili bir aracı olarak kullanılmasına yol açmıştır. Yani, misyonerlik siyasallaştırılmıştır.

Emperyalist bir güç olarak, dünya sahnesine biraz gecikmeyle çıkan ABD, Asya, Afrika, Latin Amerika gibi dünyanın değişik bölgelerine nüfuz ederken olduğu kadar, Osmanlı ülkesine nüfuz ederken de misyoner teşkilatlarından etkin bir şekilde yararlanmıştır.

Dünyayı kendi imgesine göre yeniden kurma yönündeki misyonerlik dürtüsü, Batı'nın, özellikle de Amerika'nın siyasal kültüründe çok derinlere kök salmıştır. Bu sebeple de, A.B.D.nin kendi toprakları dışındaki varlığı, misyonerler ile başlamış, arkasından şirketleri, malları, hatta askerleri yayılmıştır.

İkinci Dünya Savaşında, Nazi Almanya'sının Avrupa'daki tüm sanayi ülkelerini yerle bir edinceye kadar ses çıkarmayan ABD, daha sonra Avrupa'nın yardımına(!) koşarak Almanya'yı da birlikte tahrip etmişlerdir. Böylece ABD izlediği strateji ile İkinci Dünya Savaşından sanayi alt yapısı tahrip edilmeyen tek ülke olarak çıkmıştır.

Özellikle Sovyetlerin çöküşünden sonra tek kutuplu hale gelen Dünyada, ABD gelecekte kendine rakip olma potansiyeli gördüğü güçlere karşı koyabilmek için, İslam coğrafyasındaki hakimiyetini daha ileri seviyede pekiştirme stratejisi izlemektedir. ABD bu stratejisini gerçekleştirmede, İsrail'i “fiili müttefik” olarak görmekte ve bu müttefikini bölgede gerek coğrafi ve gerekse ekonomik ve askeri anlamda büyük ve güçlü bir devlet haline getirmeye çalışmaktadır. Ancak, Türkiye'yi ve bölgedeki bazı İslam ülkelerini “Piyon müttefik” olarak görmekte ve kullanmaktadır. Bu arada, gelecekteki potansiyel piyon müttefikleri olacak Büyük Ermenistan, Gürcistan ve Kürt Devletlerini de oluşturmaya çalışmaktadır. Bölgedeki tüm faaliyetleri bu amaçlarını doğrular nitelikte olan ABD, sözde Türkiye ve Irak'ın toprak bütünlüğünü garanti eden sözler vermişti. Buna karşılık sözü geçen bölgede ortak payda olan “İslam” yerine, ihtilaf doğurucu etnik kimlik dayanışmasının ön plana çıkarılması, bu kimliklerin siyasallaştırılması, kültürel hakların tanınması yönünde kışkırtmalar ve yapılan diplomatik baskılar, bir ayrıştırma ve yeniden gruplama politikasının süreçlerinden ibaret bulunmaktadır.

Zamanla misyonerlerin Arap milliyetçiliğine yaptıkları kültürel yatırımlar, nasıl Şerif Hüseyin gibi, bir Arap krallığının kurulmasına yatkın unsurların işbirliğini sağlamış ise, günümüzde de bölgedeki bazı etnik unsurlara yönelik misyoner faaliyetleri, Şerif Hüseyin'in çağdaş versiyonlarını sahneye çıkarmıştır. A.B.D ve İngiltere'nin Irak politikasını, Kürt, Türkmen ve Arap ayrışması üzerinden yürüttüğü çok açıktır. Bu ayrışma, ABD için Irak'ta hakimiyet kurmakta bu alt kimlikleri kullanılabilir hale getirirken, İslam toplumlarının da tepkisizliğine yol açmaktadır. Irak'ta ve Afganistan'daki olan bitenlere İslam Dünyasının seyirci kalmasının en temel sebebi, sözünü ettiğimiz etnik unsurların ihtilaflarıdır. Bu ihtilaflar sayesinde, İslam toplumlarının hukuku ve namusları ayaklar altında çiğnenmekte, Müslüman toplum, ancak birlik ve beraberlik ile karşı koyabileceği kültürel, politik ve askeri müdahalelere karşı koyamaz hale getirilmektedir.

1990'lı yıllarda 7000 Kuzey Iraklı'nın ABD tarafından topluca tahliye edilmesi ve daha sonra da tekrar bölgeye getirilmesi, bu etnik ayrıştırmayı ve daha sonra devletleşmeye doğru evrimi hızlandırmak, nihai olarak da, kurulacak uydu bir devletin yönetiminde kullanılmak amacıyla yapılan hızlı bir etnik bilinçlendirme operasyonu olduğu açıktır. Etnik kimliği azami seviyede uyandırılan bu yedi bin kuzey ıraklı maya olarak kullanılmıştır. Bu maya Kuzey Irak'ta kullanılmıştır. Ancak, bu mayanın yol açacağı sosyolojik süreç tüm bölgeyi etkileyecek nitelikte bir fonksiyonelliğe sahiptir.

Türkiye, Irak, İran ve Suriye'de bulunan farklı etnik unsurları, birlik ve bütünlükten gittikçe uzaklaştıran ve hızla ayrışmaya doğru sürükleyen bu sosyolojik yönlendirmelerin arkasında başta ABD ve Orta Doğudaki en önemli müttefiki olan İsrail olmak üzere Osmanlı'yı parçalayan Batılı güçler bulunmaktadır. İsrail diyoruz, çünkü, İsrail'e yakın ve etrafını çevreleyen bazı Müslüman devletler, İsrail ile aynı sıklette değildir ve ufalanması gerekmektedir.

Aslında başta ABD olmak üzere, İsrail ve Batı'lı bazı ülkelerin gerçek siyasi amacı, misyonerler vasıtası ile Osmanlı döneminde aktif olarak başlatılmış ve büyük oranda gerçekleştirilmiş olan ayrıştırma ve yeniden guruplara çalışmalarını tamamlamaya yöneliktir. Çünkü, halihazırdaki ayrışma, artık ABD ve İsrail açısından yeterli derecede fonksiyonel görülmemektedir. Osmanlıdan parçalanan ve zor kontrol edilebilir büyüklükte kalmış, stratejik işbirliğine gitmeleri halinde de büsbütün kontrolden çıkabilecek ülkeler üzerinde yeni ayrıştırma çalışmaları sürdürülmektedir. Bu ülkeler, Türkiye, İran, Irak, Suriye ve Türk Cumhuriyetleridir. Bu amaca hizmet edecek bütün farklılıklar istismar edilmekte, adı geçen ülkelerdeki etnik unsurlar işbirlikçi olarak kullanılmak istenmektedir.

Siyasal Misyonerlik ve Osmanlı
Bu siyasal sınır ve rejimlerin oluşturulmasında, Batı'nın askeri müdahalelerinde olduğu gibi, kültürel, ekonomik ve politik müdahalelerinde de asıl hedef tahtasını Osmanlı teşkil etmekteydi. Çünkü, Dünya coğrafyasının “hammadde deposu” ve “tüketim pazarı” niteliğindeki bir bölgesini “İslami dayanışma” tezi ile elinde bulunduran Osmanlı, kaçınılmaz olarak hedef haline gelmiştir. Bu sebeple, başta A.B.D. olmak üzere tüm Batı'lı güçlerin İslam Dünyası'na karşı tavrı, Osmanlı'nın bölgedeki “İslami dayanışma” dan kaynaklanan “jeopolitik gücünü” yıkmaya yönelik olmuştur.

Günümüzde de, A.B.D. ve müttefiklerinin İslam'a karşı yürüttükleri savaşın perde arkasında, “İslami dayanışmanın” yeniden hayatiyet kazanmasını önleme amacı bulunmaktadır. Çünkü, Müslüman toplumların en kapsayıcı ve üst kimliği olan “İslam” ortak payda haline gelerek, bu toplumları siyasi, ekonomik, kültürel, hatta savunma konularında işbirliğine organize edebilir.

Bu savaşta en etkili araçları ise, “yerli işbirlikçiler”dir. Bunlar, alt kimlik hassasiyetleri körüklenip, sözde bağımsızlık iştahları kabartılan etnik guruplar, İslam adına şiddet ve teröre başvuranlar ve İslam inanç ve kültürü ile barışık olmayan siyasi, askeri ve ideolojik çevrelerdir.

Siyasal Misyonerlik ve Türkiye
Türkiye, hammadde ve tüketim pazarı açısından dünya coğrafyasının stratejik bir bölgesinde yer alan potansiyel bir jeopolitik güçtür. Çünkü, İslami duyarlılığın yayılması, İslami dayanışmayı, bu da, Osmanlı'yı ve dolayısıyla da Türkiye'yi ister istemez gündeme getirmektedir. Batı Türkiye'nin İslam'ı ve İslam'ın jeopolitik mirasını temsil etmeye yönelme ihtimalini her zaman göz önünde tutmaktadır. Bu sebeple, birilerinin şuuraltında potansiyel bir Osmanlı olarak algılanan Türkiye, ister istemez bu birilerinin politik müdahalesinin hedef tahtasında yerini alacaktır ve almıştır.

AB raporunda, Türkiye'deki Kürt ve Alevilerin azınlık olarak nitelenmesi, bu kimliğe mensup vatandaşlarımızın potansiyel ayrıştırma aracı olarak kullanılmasının hedeflendiğini göstermektedir. Oysa, tüm vatandaşlarımızın üst kimliği “İslam”dır ve bu kimlik ile birbirlerini sever ve birliklerini muhafaza ederler. O halde, Türkiye'yi kontrol altına alabilmek ve bunu sürdürebilmek için yapılacak iş, toplum kesimlerinin kimliğinin oluşumunda İslam'ı belirleyici olmaktan uzaklaştırmaktır. Bu amaçla siyasi, askeri ve yüksek öğretim çevrelerinde fonksiyonel bir ideolojik şartlanma oluşturmalıdır.

Nitekim, bugün milli birlik ve beraberliğimiz için yegane fonksiyonel bu üst kimlik bilincinin yaygınlaşmasının resmi planda “irtica” olarak algılanması ve bu algılamanın sürdürülmesi başarı ile sağlanmaktadır.

Bir toplumun ayrıştırılması, bir dünya görüşünün empoze edilmesi, tarih ve kültürün dayatılması ile beslendiği gibi, ayrışma sürecini kısıtlayan bir inanç ve değerler sisteminin yasaklanması, dışlanması ve engellenmesi ile de beslenebilir. Toplumumuzun parçalanmasını hedefleyenler, etnik kimliği belirleyici olmaktan çıkaran “İslam” ı etkisizleştirmenin, ister istemez toplum kesimlerini etnik kimlik çerçevesinde bir dayanışmaya iteceğinin bilincindedirler.

Türkiye'yi kendi iç bütünlüğünü sağlamada olduğu kadar, İslam coğrafyasında da jeopolitik bir güç konumuna getirecek “jeokültürel” olgu, “İslami dayanışma” dır. Bu olgunun kontrolü ve engellenmesi, ancak A.B.D., İsrail ve müttefiklerinin Ortadoğu'da geliştirdiği yerli işbirlikçi mekanizmalar ile mümkündür. Bu işbirlikçiler bir ihanet ilişkisi ile değil, tavrını çoğu zaman etnik alt kimliği ile belirleyen kişi ve gurupların şuursuzluğu organize edilerek kullanılmaktadır. Aynı şekilde, çeşitli provokasyonlarla, İslam coğrafyasında en kapsayıcı üst kimlik olan İslam, rejimler için bir tehlike olarak algılatılmakta ve böylece resmi güçler de birilerinin stratejik amaçlarına hizmet eder hale getirilmektedir. Bu sayede, ayrıştırma politikalarının aracı olarak kullanılmak istenen etnik unsurlar üzerinde, ayrışmaya ve parçalanmaya yönelik sosyolojik süreçler devrede tutulurken; bütünleşmeye ve kaynaşmaya dönük sosyolojik süreçlere yol açacak kültürel dönüşümler engellenmektedir. Bütünleşme sürecini devreye sokacak kültürel dinamiklerin devre dışı kaldığı bir ortamda, sosyolojik süreç ayrışma yönünde işleyecek; kültürel hakların tanınması adı altında dayatılan reformlar, ayrışmaya hizmet edecektir. Çünkü, bu reformlar ne kadar iyi niyetle yapılırsa yapılsın, alt kimlik dayanışmasına sürüklenmiş kitlelerde ayrışmayı hızlandıracaktır. Geriye elde bir tek askeri seçenek kalmaktadır ki, bu seçenek sadece, yukarıda sözünü ettiğimiz olumlu sosyolojik süreçlere güvenli bir ortam hazırlamadıkça fonksiyonel olması bir yana, aksine olumsuz süreçleri körükleyecektir.

Şu anda, Türkiye'de işleyen sosyolojik süreçler olumsuzdur ve bilimsel olarak yönlendirilmektedir. Çözüm, süreç odaklı düşünmek, mukabil süreçleri başlatmaktır. Ancak, yetkililerin bu olumsuz süreçlere bilimsel değil ideolojik bir tavır ile karşı koymaya çalıştıkları, soruna süreç odaklı bakıştan çok uzak olduklarını görüyoruz. Bu sebeple, çözüm teşkil edecek hiçbir süreç devreye girememektedir. Ekonomik menfaate dayalı koruculuk sistemi sağlıklı değildir. Ya da, olayın sadece geri kalmışlıkla izah edilerek geliştirilecek ekonomik yatırım çözümleri de yararlı olmayacaktır. Velhasıl, ayrışma yönündeki sosyolojik süreç işlediği sürece, uygulanacak askeri olsun, siyasi ve ekonomik olsun hiç bir tedbir faydalı olmayacak, aksine, işleyen olumsuz süreci besleyecektir.

İslâm dünyasında, coğrafi bölünmelerden önce zihinsel bölünmeler kışkırtılıyor. Bu zihinsel paralanmışlık üzerine politikalar geliştiriliyor. İslam coğrafyası - Batı tarafından hep güvenlik sorunu ile karşı karşıya bulundurularak sıkıştırılıyor. Güvenlik teminatları ile ekonomik imtiyazlar elde ediliyor. Bu sebeple, tüm Ortadoğu'da olduğu gibi, ülkemizde de, bazı güçler güvenliğimizi tehdit eden unsurlara politik ve askeri destek vermektedirler. Daha sonra da kendi besledikleri unsurlara karşı ucuz güvenceler vererek, çok pahalı imtiyazlar elde etmektedirler. Burada en temel gerçeklik, Toplum ayrışmasına yol açan örneğin menfi milliyetçilik gibi bir süreç, dış müdahaleler ile de beslenip hızlandırılırken, karşı hiçbir sürece başvurulmayıp, sadece askeri ve polisiye tedbirlerle çözüm üretmeye çalışılması, ne yazık ki, işleyen sürecin algılanamadığını göstermektedir.

Toplumsal buhranların çözümünde süreç odaklı teşhis, çözümün buhranların tezahürlerine değil, “süreçlere müdahale” ile gerçekleşeceğini görmeyi sağlayacaktır. Önemli olan, buhranlara yol açan süreci değiştirmek, bunu sağlayacak faktörleri devreye sokabilmektir. Bu taktirde, bilinçsizce uygulanan askeri, kültürel ve ekonomik tedbirler de yerli yerinde kullanılabilecektir. Çözüm süreç odaklı bir anlayışla öngörülebildiği taktirde, geriye kalan her şey metot ve teknikten ibaret olacaktır. Çünkü, problemin tezahürlerine yapılacak müdahale ve bu müdahalede kullanılacak araçlar ile problemi doğuran süreçlere yapılacak müdahale ve bu müdahalede kullanılacak araçlar tamamen farklı olacaktır.
Bu sebeple, isabetli bir teşhis için, “toplumsal gerçekliğin durağan bir görünümden çok süreçsel kavranışı” çok önemlidir. Süreç odaklılık, çözümde, şimdiye kadarki yapılan tüm faaliyetleri, işbölümünü ve organizasyon biçimlerini temelinden değiştirmeyi gerektirecektir. Örneğin, sadece sivrisineklerle mücadele eden bir organizasyon ile sivrisineklerin çoğalmasına yol açan tüm süreci tespit ederek, bu süreci sivrisinek üremesini engelleyecek şekilde değiştirmek için oluşturulan organizasyon birbirinden tamamen farklı olacaktır.

Siyasal Misyonerlik ve İslam Dünyasının Güvenliği
İşte, yukarıda kısaca özetlemeye çalıştığımız gelişmeler, yeryüzünü zulüm ve tahakküm altında inleten istismarcı küresel güçler ve bu güçlerle işbirliği içinde bulunan siyasal misyonerlerin 1800'lü yılların başından itibaren yaptıkları faaliyetler sayesinde gerçekleşmiştir. Bu sebeple, biz Müslümanların siyasal misyonerliğe karşı olmamız ve bu faaliyetleri bir güvenlik sorunu olarak algılamamız doğal bir tavırdır.

Günümüz Orta Doğusunun, Balkanlar'ın ve Kuzey Afrika'nın siyasi coğrafyası, Osmanlı'nın parçalanması ile ortaya çıkmıştır. Osmanlı'dan parçalanan Hıristiyan tebaa, hatta bir çok Arap Toplumları'nda baş gösteren isyan hareketlerinin lider kadrolarının misyoner okullarında yetiştiği, bu okulların işgal kuvvetleri ile işbirliği yaptığı ve işgal kuvvetlerinin karargahı olarak kullanılıp, en son bu okullardan çekildikleri gerçeği, misyonerlik faaliyetlerinin yol açtığı güvenlik sorunlarının boyutlarını açıkça ortaya koymaktadır.

Parçalanan İslam coğrafyasında kurulan, kontrol ve yönlendirilmesi kolay devletçikler, bu devletçikleri temsil eden işbirlikçi rejimler, Batılı şirketlerin kontrolüne geçen petrol ve diğer yer altı kaynakları, yerli sanayici hareketlerin bastırılması, Batı ürünlerini pazarlamaya uygun modern tüketim toplumları oluşması... Ve başta ABD olmak üzere Batılı güçlerin tepesinde oturduğu uluslararası sistem... Bütün bunları, dini amaçlarla sınırlı bir misyonerlik kavramı ile izah etmek mümkün değildir.

Osmanlı İmparatorluğunun parçalanıp yok edilmesinde fonksiyonel olan bu faaliyetlerin güncel politik amaçlarla canlandırıldığı görülmektedir. Bu tarihi tecrübeler de göstermektedir ki, misyonerlik faaliyetleri, önemli güvenlik sorunlarına yol açan ve karşı kültürel tedbirler alınmasını zorunlu kılan siyasi faaliyetlerdendir.

Jeopolitik, Jeokültür
Jeopolitik, politik gücün etkin olduğu coğrafya; jeokültür ise, kültürün etkin olduğu coğrafi alan olarak tanımlanırsa; bu iki kavram arasındaki ilişki, kültürün, onu temsil eden devlete, etkin olduğu coğrafi alan oranında, jeopolitik güç vereceği şeklinde açıklanabilir.

Bir devletin jeopolitik gücü, temsil ettiği jeokültürel olgudan kaynaklanır. Örneğin, Fransız ihtilalinin veya komünizmin jeokültürel etkinliği oranında, Fransa veya S.S.C.B'ne jeopolitik güç kazandırdığı malumdur. Nazi Almanya'sının jeopolitik gücünün Alman ırkı ile sınırlı kalması ve zamanla bu ırk üzerinde de etkisini yitirmesinin temelinde, nazizmin jeokültürel sınırlılığı bulunmaktadır.

Misyonerlik faaliyetlerini bu açıdan değerlendirdiğimizde, bu faaliyetlerin, jeopolitik güç kazanma amacının yanında; karşı jeopolitik oluşumlara yol açacak jeokültürü de saf dışı bırakmak ve etkisizleştirmek için yapılan siyasi faaliyetler olduğu görülecektir.

Hindistan'da Müslümanlar arasında faaliyet gösteren Protestan bir papaza, A.B.D.ne dönüşünde, faaliyetlerinde ne ölçüde başarılı olduğu sorulur. Cevaben, “bizim çalıştığımız bölgede belki çok az kimseyi, belki hiç kimseyi Hıristiyan yapamadık, ama üzerinde çalıştığımız bu bölgedeki insanların artık hiçbiri Müslüman da değil” der.

Osmanlı'ya 600 yıl, üç kıta üzerindeki uçsuz bucaksız bir coğrafya ve birçok milletler ve dinler üzerindeki jeopolitik gücü sağlayan jeokültürel olgu “İslam”dır. Yine, günümüzde Türk-İslam coğrafyasında, birlik ve beraberliği sağlayacak yegane jeokültürel olgu, İslam'dır. İşte, Türk ve İslam Dünyasını kapsayan bir jeokültürel olgu olan İslam'ın, Türkiye'ye ne kadar etkin jeopolitik bir güç sağlayacağı tartışmasızdır.

İslam'ın bu jeopolitik gücünün farkında olan A.B.D. ve müttefiklerinin İslam'a karşı yürüttükleri çok yönlü mücadeleye dolaylı veya doğrudan destek olanlar ya aptal, ya da yerli işbirlikçi olabilirler. Türkiye'nin jeopolitik gücünü, kendi sınırları içine hapseden, hatta bu sınırlar içinde dahi etkisiz kılan temel sebep, resmi planda “İslam”a karşı takınılan olumsuz tavırdır.

Bugün, dünya coğrafyasının en stratejik hammadde deposu ve tüketim pazarı Türk ve İslam coğrafyasıdır. Bu coğrafya ayrıştırılmak, birlik, bütünlük ve dayanışması önlenmek suretiyle, hammaddeleri yağmalanmakta, tüketim pazarı olarak kullanılmaktadır. Uzun vadede böyle kalmasını sağlamak, buna engel olacak gelişmeleri önlemek için tedbirler alınmaktadır. Bu sebeple, bu coğrafyanın bütünlüğünü, bloklaşmasını ön gören düşünceler ve bu düşünceleri besleyen İslam dayanışması bir öcü, lanetli birer kavram olarak algılanır hale getirilmektedir. Bunun en etkili mekanizması da, o toplumlarda İslam'ı rejimle bağdaşmaz olarak algılatan ideolojik bir yaklaşımı etkinleştirmektir. Türkiye, bu duruma en hazin örneklerden birisini teşkil etmektedir.

İnternational Herald Tribune'de yayınlanan bir yazısında Alexander Soljenistin: "20. yüzyıl insanlar arasında ahlâkın yükselişine tanık olmadı. Görülmemiş katliamlar yapıldı; kültür alçaldı; insan ruhu çöküşe geçti. Her yerde birinci sınıf silahların parıldadığı bir ortamda 21. yüzyılın bize daha iyi davranmasını beklemek için bir neden var mı?
Oysa arzu ve taleplerimizi sınırlandırmayı, çıkarlarımızı ahlâkî ölçülere tabi kılmayı öğrenemezsek, insanlık darmadağın olacak ve insan doğasının en kötü yönleri dişlerini gösterecek..." şeklinde bir değerlendirme yaparken, aslında sadece İslam Dünyasını değil tüm insanlığı kuşatan temel soruna işaret ediyordu…

Bugün A.B.D.'nin bilim ve teknoloji üstünlüğünün sömürgeciliğe ve soğukkanlı, bilimsel olarak hazırlanmış zulüm ve katliamlara alet edilmesinin temelinde, A.B.D.nin içinde bulunduğu manevi ve kültürel atmosferin adaleti üstün seviyeye getirme konusundaki sorunlu yapısı bulunmaktadır. A.B.D. bu bilim ve teknoloji üstünlüğünü korudukça ve bu sorunlu manevi ve kültürel atmosferde bulundukça, hak, hukuk, adalet, merhamet, vicdan, sevgi ve barış gibi insani değerlerin devre dışı kaldığı, sadece kaba teknolojik gücün geçerli olduğu eylemlerine devam edecektir.

Semavi dinler aslında, ahlaki değerler, sevgi ve barışın yaygınlaşması ve insanlığın hayatına hakim olmasını amaçlamaktadır. Ancak Hıristiyanlığın yaygınlaştırılması iddiasında bulunan ve faaliyet gösteren misyonerler, emperyalist amaçlara yönelen ve tüm insanlığı zulüm ve tahakkümü altına alan A.B.D. gibi küresel güçler ile işbirliği yaptıkları müddetçe, faaliyetli asla dini bir tebliğ olmayacak, bu zulüm ve tahakküme alet olacaklardır.

Gerçekten de, günümüz dünyasının en büyük çıkmazı, bilim ve teknolojinin “güçlü” kıldığı A.B.D. gibi küresel güçleri "adil" kılacak bir kültür ve uygarlık anlayışından yoksun bulunmasıdır. Böyle olunca da, bu küresel güç odakları ile işbirliği yapanlar, bu odakların çıkar ve imtiyazlarına yataklık etme durumuna düşmektedir.

Bugün en başta A.B.D. halkı olmak üzere tüm insanlığın fertler arası ilişkilerden, toplumlararası ilişkilere kadar hak ve adalet prensibini, ahlakı, sevgi ve barışı üstün ve belirleyici kılan bir jeokültürel dönüşüme ihtiyacı vardır. Günümüz dünyasının önünde duran en büyük mesele bu jeokültürel olguyu keşfetmek ve küresel ölçekte etkinleştirmektir.

Tarihte görülmemiş bir güce yol açan bilim ve teknolojiyi küresel ölçekte zulüm ve tahakküm aracı olarak kullanan şahs-ı manevinin öldürülüp, bu gücün elinden alınarak, tüm insanlığın hizmetine sunulması, barış ve adaletin emrine verilmesi, ancak, İslam ve Hıristiyan alimlerinin müşterek olarak yapacağı çalışmalar ile keşfedecekleri ve küresel ölçekte etkinleştirecekleri jeokültürel olgu ile mümkün olacaktır. Siyasal misyonerlik, insanlığın bu çıkış yolunu tıkamakta, bu ortak çalışmayı engellemekte, bilimi, teknolojiyi ve Hıristiyanlığı istismar edenlerle işbirliği yapmaktadır. Bu sebeple, siyasal misyonerlik, sadece İslam Dünyasının güvenliğini değil, tüm insanlığın güvenliğini ve geleceğini tehdit etmektedir.


FAYDALANILAN KAYNAKLAR
-Amerika'nın Ortadoğu Politikası-Prof Dr.Ahmet CAN, Bayrak Yay.İst.1993
-Kendi Belgeleriyle Anadolu'daki Amerika-Dr.Uygur KOCABAŞOĞLU, Arba Yay.İst.1991
-Bir değişim süreci olarak modernleşme-Kadir CANATAN,İnsan Yay.İst.1995
-Amerikan Yüzyılının sonu-Mustafa ÖZEL, İz. Yay. İst.1993
-Jeopolitik-Jeokültür-İmmanuel WALLERSTEİN, Çev: Mustafa ÖZEL, İz Yay. İst. 1993
-Hangi Batı-Attila İlhan,3.Basım,Bilgi Yay.İst.1982
-Batının deli gömleği-Attila İLHAN,2.Basım,Bilgi Yay.İst.1995
-Medine'den Lozan'a-Taha AKYOL, Milliyet Yay. 2. Baskı, İst.1996
-Çağdaş Sömürge İmparatorluğu-Kemal KAHRAMAN, Seha Neşriyat, İst.1989.
-Amerikan Fundamantalizminin tarihi yapısı ve islam gerçeği-Yrd.Doç.Dr.Osman ŞEKERCİ, Sinan Yay.
-Kuşatılanlar-İslam Ve Batı'nın Jeopolitiği; Graham E. FULLER, IAN O. LESSER, Çev: Özden ARIKAN, Sabah
Kitapları, Ist. 1996
-Kapitalizmin Geleceği-Bugünkü Ekonomik Güçler Yarının dünyasını nasıl şekillendiriyor?,Lester C. THUROW, Çev: Mustafa SÜNNETÇİOĞLU, Yasemin BAKKAL,Sabah Kitapları,İst.1997
-Sanayileşmenin Kültür Temelleri-John NEF,Çev:Prof.Erol GÜNGÖR, Kalem Yay.İst.1980
-İnsan Hakları-Prof.Dr.Anıl ÇEÇEN,2.Baskı,Gündoğan Yay.Ank.1995
-Aydınlar Savaşı-Attila İlhan, Bebekusun Kitapları, İst.1991
-Yakınçağ Batı dünyası ve Türkiye'deki Yansımaları-Alaattin Özdenören,Akabe Yay.İst.1986
-Temellerin Duruşması-Ahmet KABAKLI,Türk Edebiyatı Vakfı Yay.4. Baskı,İst.1990
-Osmanlı İmparatorluğundan Ortadoğu'ya-Belgeleriyle Şark Meselesi-Necdet Kurdakul, Dergah Yay.İst.1976.
-Bilgi Toplumu ve Ekonomik Gelişme- Prof. Dr. Hüsnü ERKAN, Türkiye İş Bankası Yay. Ank.1993
-Kültür Sömürgeciliği Ve Eğitim-Doç.Dr.Metin İŞÇİ,Turan Yay.İst.1995
-İslamı'ın Vadettikleri-Roger GRAUDY
-İnsan ve İnsanlar-Çiğdem Kağıtçıbaşı, 4. Bası, İst.1979
-İslam Dünyasında Toplumsal Değişme-Ali Bulaç, Nehir Yay.İst.1987
-İnsanlar Uyanın, Alexis Carrel, Çev: Leyla Yazıcıoğlu, Arif Bolat Kitabevi, Hamle Matbaası, 3. Baskı, İstanbul, 1959.
- İlmi İnkılâp, Gerald W. Elbers-Paul Duncan, Çev: İbrahim Aşkı Tanık, Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1962.
- (Civilization On Trial) Medeniyet Yargılanıyor, Arnold J. Toynbee, Çev: Ufuk Uyan, Yeryüzü Yayınları, İstanbul, 1980.
-Tarih Boyunca Devrimler, İhtilaller ve Tevrat'a göre Siyonizm, Ziya Uygur, İhya Yayınları, 3. Baskı, İstanbul.
-Risale-i Nur Külliyatı - Lem'alar, Bediüzzaman Said Nursi, Yeni Asya Yayınları- İstanbul
-İKTİSADÎ KALKINMANIN KÜLTÜR TEMELLERİ, Prof. Dr. Mustafa E. ERKAL, Semih Ofset - Ank. 1990
- ÇAĞDAŞ SOSYOLOJİ, KURAMLARI = (Contemporary Sociological Theory), Margaret M. POLAMA, Çev: Hayriye ERBAŞ, Gündoğan Yayınları Ank. 1993

 

 
 
alt_banner