ust_banner

sol_blok

Ana sayfa
 
KURAN-I KERİM

HADİSLER
İNCELEME - ARAŞTIRMA
GÜNDEM YAZILAR
BAŞKA HAKİKATLER
EKÜMENİK KUTSAL KİTAP
<< Tamamını Oku >>

Apokrif Kitaplar

Kitab-ı Mukaddes
 
Linkler
İletişim

"(Resûlüm) de ki:
Ey Ehl-i Kitap!
(Yahudi ve Hıristiyanlar!) Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze geliniz: Allah'tan başkasına tapmayalım; O'na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah'ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilahlaştırmasın. Eğer onlar, yine yüz çevirirlerse, işte o zaman; 'Şahit olunuz ki, biz Müslümanlarız' deyiniz."

(Âl-i İmran S., 64)

BİLİMCİ MUTASAVVIFLAR

Teknolojinin başdöndüren gelişmesi, pozitif/deneysel bi­limlerdeki yeni buluşlar; tek başına, insanlığı huzur ve mutluluğa götürememiştir. Bilakis, insanlığın huzursuzlu­ğunu daha bir kamçılamıştır.

Maddeten her türlü imkanın ayakları altına serildiği, öz­gürlük teraneleniyle insanların her istediğini ölçüsüz ve fü­tursuzca yapabildiği Batı toplumlarında yaşanan manevi (mo­ral) huzursuzluk, bugün zirveye ulaşmıştır. Batı'ya ö­ze­nen Doğu toplumları da, bu huzursuzluğu ve bunalımı, taklitleri derecesinde yaşamaktadırlar. Doğrusu; " insanlık hüs­­randadır ." (Asr Sûresi, 2)

Bu hüsranın sebebi; insanın tek boyutuyla, görünen ta­raflarıyla algılanması ve göze batmayan gaybi boyutunun in­kar ve ihmal edilmesidir. Üstelik, insanın asıl cevheri de manevi boyutunda gizlenmiştir. Yaratan'ın " kendi ruhundan üflediği " (Secde Sûresi, 9) nefha-i ilahi, insanın " çamurdan hey­kel varlığına Rabbanî " (Âl-i Imran S., 79) bir vasıf kazandırmıştır.

Kendini keşfeden insan, "öz cevher"inden Rabbine gi­den yolu bulur ve bütün varlığını o yola sevk ederek 'varlık' iddiasından kurtulursa Rabbanileşir ve gerçek huzura ka­vu­şur. Böyle bir insan, fani olan şeylere aldanıp onlarla oya­lan­maz. Elektronik aygıtlara, uçaklara ve füzelere değil, bir si­ne­ğe ve kelebeğe daha çok hayranlık duyar. Hayranlık duy­gusu, onu Rahman'a bağlar. Teknolojinin de, Allah'ın in­sanlara bir lütfu ve O'nun sübuti sıfatlarının bir tecellisi ol­du­ğunun şuurundadır o insan.

O insan öyle bir firasete ve basirete ulaşır ki, her zerrede Ce­nab-ı Hakk'ı seyreder. Çünkü o insan, Cenab-ı Hakk'ın te­cellilerine mazhar olmuştur. Gerçek ilim de, bu değil mi­dir; "kendini bilmek ve Hakk'ı bilmek..."

O bakımdan; insan-ı kamiller(mürşid-i kamiller), pozitif deneysel ilimlerle uğraşmayı meslek edinmek yerine; insanı tanımayı, insana Rabbini tanıtmayı, ona Rabbine giden e­min yolu göstermeyi vazife bilmişlerdir. Onlar, insanlara; gururun, kibrin, ucubun, hasedin, buğzun; hasılı, bütün kö­­tülüklerin esaretinden kurtularak âlemlerin Rabb'ine kul­luğa, yani gerçek ve ebedi mutluluğa giden yolda reh­berlik yapmışlardır ve yapmaktadırlar.

Bununla beraber, asıl vazifeleri olmamakla birlikte müsbet ilimlerde de önderlik yapmış, buluş sahibi nice mu­ta­savvıflar olmuştur. Bilimci mutasavvıflara örnekler vermeden şunu belirtelim: Bazı mutasavvıflar öyle sembolik ifa­deler kullanmıştır ki, bu ifadeler, asırlar sonra gelişen bilim sayesinde ancak anlaşılabilmiştir. Bundan da, o zatların il­mi bakış derinliklerini sezmek mümkündür.

"Mutasavvıflar özellikle Kimya ve Astronomiye çok önem vermişlerdir. Hatta denilebilir ki, Islam Bilim Tarihinde Kimya, Ebu­bekir er-Razi gibi kimseler dışta bırakılacak olursa, tamamen mu­ta­savvıflarca geliştirilmiş bir bilimdir. Caferü's-Sadık ve Cabir Ibn Hayyan gibi ilk Müslüman Kimyacılardan, Ömer Şifâ'î ve Ali Bey Iznikî gibi son devir Kimyacılarına kadar hemen tüm Müs­lü­man Kimyacılar mutasavvıf idi. Hâkeza, Müslüman Ast­ro­nom­la­rın ve Astrologların çoğu da mutasavvıf idi." (Prof. Dr. Mehmet Bayraktar, Ta­savvuf ve Modern Bilim, sh. 46)

Burada yine, bir hususu tesbit etmeden geçmeyelim. Şu sorunun cevabını bulmak yerinde olacaktır: Bilimci mu­ta­savvıflar, acaba, daha çok neden Kimyada ve Astronomide (ve Astrolojide) yoğunlaşmış ve derinleşmişlerdir? Bu su­a­lin cevabını, elbette o zevatın manevî(batınî) derinlikle­rin­de bulabiliriz.

Onlar, gaiblerle olan irtibatlarının yakin derecesinde ol­ması hasebiyle adeta "gâibleri kurcalayan birer çilingir" olarak di­ğer insanların gözle ulaşamadıkları Kimya ve Astronomi sahasındaki sırları(hikmetleri) keşfetmişlerdir. Bu alanlarla iştigal, " gaybe iman "ın (el-Bakara, 3) perçinleşmesi bakı­mın­dan da son derece önemli ve ilginçtir.

O insanlar, kalp gözlerinin açılması sayesinde "eşyanın ha­kikati" ne vâkıf olmuşlar, bütün bir kainatı adeta avuç­la­rı­nın içinde küçülen bir top misali seyretmişlerdir. Bir zer­re­de kainatın sırrını yakalayanlar da yine o Allah dostlarıdır...

Onlar, 'görünene razı olmamışlar,' "Ilm-i Ledün Sultanı" nı ör­nek ve rehber ittihaz ederek görünmeyen hakikatlere u­laşmışlardır.

Görünenle avunanlar ve kainatta olup bitenle­rin za­hi­rinde boğulan ufuksuz -sözüm ona- bilimciler ise, on­ları an­lamaktan fersah fersah uzakta kalmışlardır. Halbuki po­zi­tif bilimlerin tıkanan ufkunu açanlar da yine muta­sav­vıf­lar ol­muştur. Somut örnekler mi istiyorsunuz? Işte:

Cabir İbn Hayyan (721- 815 M .)

Tüm Ortaçağ Kimyacılarının en büyüklerinden sayılan bu mutasavvıf Kimya'cı, Batılılarca "G eber " olarak tanınır. Ba­tı­­da Kimya ve Simya çalışmaları, onun eserlerinin Latinceye ve diğer yerel dillere tercüme edilmesiyle başlamıştır. O­nun, metallerin oluşumu hakkındaki 'civa-sülfür' temelli te­o­risi; modern Kimya'nın başlangıcı olan 18. yy'a kadar bü­tün dünyada değişmez bir teori olarak kabul edilmiştir. Dahası, sitrik ve nitrik asitleri ilk defa bulan, sülfirik asiti ilk hazırlayan da odur. Cabir Ibn Hayyan , Kimya'dan başka Ma­­tematik ve Astronomi ile de ilgilenmiş; Öklid'in " G e­o­met­ri'­nin Unsurları" isimli eseriyle, Batlamyus 'un "Almajisti"­ si­ne şerh­­ler yazmıştır. Ayrıca Sokrat , Eflatun ve Aristo felsefeleriyle de ilgilenmiştir. Mantık ve şiir üzerine birer eseri de vardır.

Caferu's-Sadık (Öl. 759 M .)

Halid Ibn Yezid (Öl.708) 'den sonra Islam Âleminde ikinci Kimyacı sayılır. Cabir Ibn Hayyan 'ın her konuda olduğu gi­bi Kimyada da hocası olan mutasavvıftır. Şiiler onu 11. veya 13. Imam kabul ederler.

Zünnûn el-Mısrî (Öl. 859 M .)

'Cabirci Kimya' ekolüne dahil meşhur bir mutasavvıf Kim­ya­cıdır. Tasavvufta "Haller" ve "Makamlar" arasında ilk ayrı­mı ya­­pan kişidir. Kimya ve Simya konusunda eserleri bilinmektedir.

Şahin el-Halvetî

Bir Halveti şeyhi olarak Mısır'da, devrinin en meşhuru i­di. En-Nablûsî 'nin bildirdiğine göre; şeyh, yaşlılığında kendini o kadar kimyasal deneylere vermişti ki, müridleri onu terk ederek başka bir Halveti şeyhi olan Şemseddin Mu­ham­med Demirtaş 'a bağlanmışlardı.

Abdurrahman es-Sûfî (903- 986 M .)

Astronom mutasavvıfların en meşhurudur. Sabit yıldız­lar üzerine yaptığı çalışmalarıyla ünlüdür. Sabit yıldızların bir kataloğu sayılan "Kitâbü'l-Kevâkibi's-Sâbite" isimli eseri bu sa­ha­daki üç şaheserden birisidir. Diğerleri, Ibn Yunus 'a ve Uluğ Bey 'e aittir. Es-Sufi , bazı astronomik sabitlerin yerlerini tayin ve takdir eden ilk kişidir ve eserinde gayet ilmi olarak yıldızların nûraniyet(ışıklılık)lerinin çok uzun peri­yodlu değişmelerini de tetkik etmiştir.

Gazali (1055- 1111 M .)

Astronom mutasavvıflardandır. Filozofların, âlemin kı­de­mine ait fikirlerini çürütmek için "Tehâfütü'l-Felâsife" adlı e­serinde astronomiye ait bilgiler kullanmıştır. Arapçası he­nüz ele geçmemiş olmakla birlikte Oxford şehrindeki Bod­leian Kütüphanesi nde mahfuz olan astronomiye ait "Trac­ta­tus de Planets" adında bir eseri de mevcuttur.

Erzurumluİbrahim Hakkı (1703- 1780 M .)

Diğer bilimler ile de uğraşmışsa da o, daha çok Ast­ro­nom ve mutasavvıf olarak meşhur olmuştur. "Ma'rifetnâme" sinden başka "Rubbü'l-Müceyyeb" adlı eseri "Cayib Tahtası" de­nen bir astronomi aletinin kullanışı hakkındadır. Alet, bu­lunulan yerin saatini ve meridyenlerini belirlemeye yaramaktadır. "Menâzil-i Kamer," 180 beyitlik Türkçe manzum bir eseridir. Günler, aylar, mevsimler ve Ay'ın hallerinden bah­seder. "Hey'etü'l-Islam" adlı Arapça eseri, genelde Islam Ast­ro­no­mi­si hakkında bilgi vermektedir.

Kutbeddin eş-Şirazî (1236- 1311 M .)

Tabib mutasavvıflardandır. Fizik, Astronomi ve Mate­ma­tik­le de uğraşmıştır. Anadolu'ya gelerek Sadreddin Konevi'­ den tasavvuf dersleri almıştır. Tıbta ve diğer bilimlerde ö­nemli eserler vermiştir. Ibn Sina 'nın 'Kânûn fi't-Tıb' isimli e­se­rine "Şerhu Külliyâti'l- Kânûn" adında önemli bir şerh yaz­mıştır.

Akşemseddin (1390- 1459 M .)

O da bir tabib mutasavvıftır. Hacı Bayram Veli 'nin mü­rid­lerinden olan Akşemseddin , daha sonra Fatih Sultan Meh­met 'in mürşidi olmuştur. Mikrobu ve bazı hastalıkların irsi ol­duğunu ilk defa keşfeden odur. Bunu, "Mâidetü'l-Ha­yat" ad­lı eserinde şöyle ifade eder: " G enetik çeşitlerine göre bü­tün has­ta­lıkların, bitkiler ve hayvanlarda olduğu gibi asılları ve to­humları vardır; ot tohumu ve ot kökü gibi. G âhice, cüzzam ve nik­ris gibi veraset yoluyla babadan, anadan geçen hastalıklar, ye­di yıl sonra bile yeniden ortaya çıkabilirler. Yiyeceklerden ve içeceklerden se­beplenen hastalıkların tohumları çabuk çimlenir ve bü­yürler." (Akşemseddin, Mâidetü'l-Hayat, V. 50)

Demek ki Akşemseddin ; ilk defa mikroptan, Louis Pas­teur (1822-1895) 'den yaklaşık dört buçuk asır önce ve ilk de­fa bazı hastalıkların sebebinin irsi olmasından, Gerolamo Fracastorius (1478-1553) 'ten en az bir asır önce bahseden mür­­şid-i kamil bir bilgindir. Eyüb Sultan 'ın kabrini asırlar sonra manevi keşifle bulması da ondaki ledünni ilmin de­rinliğini göstermektedir.

***

Bazı mutasavvıfların ancak asırlar sonra anlaşılabilecek bilimsel hakikatleri sembolik bir şekilde -yaşadıkları çağdaki in­sanları isyana sevk etmeyecek, fakat tefekküre yöneltecek tarzda- ifade ettiklerine, yazımızın baş taraflarında işaret et­miş­tik. Buna, büyük gönül adamı ve Hak dostu Mev­lana '­dan bir örnek verelim. Bakınız; Mevlana Celaleddin-i Rûmî (1207- 1273 M .) , asırlar evvel atomun parçalanabilece­ğinden ve atomun özelliklerinden nasıl haber veriyor. Di­yor ki:

"Eğer bir atomu kesersen, ortasında bir güneş ve güneş etrafında da, durmadan dönen gezegenler bulursun..."

Bu bakış açısını kazanmak, eşyanın hakikatine bu denli vakıf bulunmak; Hâlık-ı Zülcelâl'e tam bir teslimiyet neti­ce­­sinde lutf-u Rabbaniden başka ne olabilir ki!.. "Eğer bildiklerinizle amel ederseniz, Allah size bilmediklerinizi öğretir," hükmünün tecellisi değil midir bütün bunlar?..

Yaşadığı çağa, hem manada hem de maddede mührünü vurmuş nice sâhibüzzamanlarla doludur bizim tarihimiz. Rahman ve Rahim olan Allah(c.c.), hiçbir asırda insanları bu örnek ve rehber zevattan mahrum bırakmamıştır, bırakmayacaktır da. Elverir ki, insanlar; o odak şahsiyetlerin far­kında olsunlar ve Hakk'a onlarla yürüsünler.

Asrımızda da, madde ve manaya damgasını vurmuş nice Allah dostları mevcuttur. Onların tek hedefi, insanımızın ir­şadıdır. Aynı istikametteki çalışmalarına, bütün insanlığı kucaklayıp, çağın maddi-manevi, ilmi-fenni her türlü im­kanlarını seferber ederek devam etmeleri, onların zamana sahip çıkmasından kaynaklanmaktadır.

Cenab-ı Hak, hidayet rehberi olarak madde ve manayı kuşatan bütün dostlarının himmet ve şefaatlerinden bizleri mahrum eylemesin!..
 
alt_banner