DAHA İYİ BİR BİLEN
Allah Resûlü'nün, çağındaki vârisi, âriflerin tacı Şâh-ı Nakşibend Hazretleri nin; "Her iki âlemin sultanı / Adem evladının hakanı / Arşın, Kürsî'nin, Kalem'in ayı-güneşi / En büyük nurdan bir kalb nuru," diye tavsif ettiği; "Iki ayağım bütün evliyanın omuzları üzerindedir," dedirten ulvî bir makamın sahibi Gavsü'l-A'zam Abdülkadir Geylanî Hazretleri; "Beni, benden daha iyi bilen var," derse, artık daha kim -benlik iddiasıyla- kendi kendinin bileni ve rehberi olduğunu iddia edebilir?..
Cebrail'in(a.s.), Peygamber Efendimiz'e rehberlik yapması; ikisinin ilmî üstünlüğünü mukayese etmek için değil; -her hususta örnek olan- Allah Resulü'nün mutlak hakikate ermede insanlığa ve ümmetine bir örnek olması içindir... " Andolsun, Allah'ın elçisinde sizin için, Allah'ı ve ahireti arzu eden ve Allah'ı çok zikreden kimseler için (uyulacak) en güzel bir örnek vardır ," (el-Ahzab, 21) ayet-i celilesi bu hakikati beyan ederek bizlere yol göstermektedir. O bakımdan; Allah Resulü, Cenab-ı Allah'a vasıl olmada daha iyi bir bilenin rehberliğine teslim olmanın vazgeçilmez bir sünneti olduğunu göstermiştir.
Bu sırrı kavrayan fert ve cemiyetler, daima daha iyi bir gören ve bilen peygamber vârisleri ve Allah dostlarının eline eteğine tutunmayı şiar edinmişler ve onlar; " Ey inananlar, Allah'tan korkun ve sadıklarla beraber olun ," (et-Tevbe, 119) emrinin gereğini yaşamışlardır.
Altı asır Islam'a ve insanlığa hizmeti tek gaye bilmiş yüce bir devletin kurucusu Osman Bey 'i, Şeyh Edebali 'siz; Peygamber müjdesine erişmiş bulunan Sultan Fatih 'i, Akşemseddin 'siz; gönüller sultanı Mevlana 'yı, Şemsi Tebrizi 'siz; aşıklar piri Yunus 'u, Taptuk Emre 'siz nasıl düşünebiliriz?..
"Taptuk'un tapusunda / Kul olduk kapusunda;
Yunus miskin çiğ idik / Piştik elhamdülillah," derken, Yunus neyi anlatıyordu?..
"Eşi bulunmaz bir gizli maden olmuşum; eşi bulunmaz bir deniz olmuşum ben; Tebrizli Şems'i gördüm göreli!" diyen Mevlana , kimden söz ediyordu?..Ve;
"Enbiyâ vü evliyâya istinadım var benim;
Lutf-i Hak'tandır hemân, ümmîd-i feth u nusretim," sözleriyle Sultan Fatih , fethin sırrı olarak hangi dayanaktan bahsediyordu?..
Ilginç bir tarihi tablo:
"Istanbul'u muhasara eden Fatih Sultan Mehmed 'in karşısına Istanbul surlarından daha müthiş bir mânia çıkmıştır. Fatih Sultan Mehmed Han, padişahlığının birinci senesinde devrinin ünlü alimlerini ve devlet adamlarını Edirne'de topladı. Onlarla Istanbul'un fethini görüştü ve re'ylerini aldı. Hiçbiri fethe razı olmadı. Sebep olarak da; Istanbul'un fethinin ancak Mehdi 'ye nasib olacağını ileri sürdüler. Padişahı gazadan men eylediler. Nihayet Akşemseddin durumu öğrendi ve dedi ki: 'Istanbul'u evvela Sultan Mehmed Han fetheyleyecektir. Daha sonra frenkler alacaklar; Mehdi, işte onlardan Istanbul'u kurtaracak, fetheyleyecektir.' Bu kanaatini kabul ettirebilmek için alimlerle münakaşa ve mübahese etti. Fatih de bunun üzerine Akşemseddin'in sözüne itibar etti, inandı ve hazırlığa başladı. Istanbul'un fethi böyle nasib oldu." (Dr.Avni Ilhan, Mehdîlik, s.87-88)
Demek ki; bazı meselelerin mutlak halli için sözü ve kararı muteber, daha iyi bir bilene muhakkak ihtiyaç var. Zahiri bilgiler ve salt mantık, bazı meselelerde yeterli olmuyor...Ötelerden haberdar, gaiblerle irtibatlı mana erlerine, basiret sahibi mürşid-i kamillere her zaman muhtacız. Tarih şahittir ki; mutlak zaferler hep böyle kazanılmış ve böyle kazanılmaktadır...
Inananların başıboşluktan; kin, nefret, hatta düşmanlığa kadar varabilen ihtilaflardan kurtulabilmesi; benlikten sıyrılarak, ehliyetli gerçek Allah dostlarının eteğine tutunmakla ve terbiyesinde yetişmekle mümkün olacaktır. Bu da, Allah nizamının yeniden hayata hakim olması ve insanlığın kurtuluşu demektir. Asrın yanık ve çileli şairinin 'büyük randevu' yaklaşırken bile haykırdığı gerçek bu değil miydi?:
"Kayalıklı boğazlarda yön arayan bir gemi,
Usta kaptan kılavuza varılmadan geçilmez.
Geçitlerin, kilitlerin yalnız O'nda şifresi,
Işte, işte o eteğe sarılmadan geçilmez!.." (Necip F. Kısakürek)
Bununla birlikte; mürşid-i kamilleri, âlemlerin Rabbi karşısında acziyet ve kulluklarının daimi şuuruna ermiş ve insanlara sadece Allah'a kulluk yolunu gösteren örnek ve ehliyetli eğitimciler olarak görmenin ötesinde; herşeyi/müridinin her halini her zaman bilen/gören, asla yanılmayan, lâ-yüs'el (yaptıklarından sorumlu olmayan) -adeta- yardımcı birer ilah sayma küfrüne düşmekten de Allah'a sığınırız.
Allah Resulü tarafından -hayatta iken- cennetle müjdelenmesine rağmen Hz.Ömer(r.a.) bile, Dicle kenarında bir kurt bir koyunu aşırşa, ilahi adalet karşısında kendisini bundan sorumlu tutarken ve mescitte hutbe esnasında, sırtındaki gömleği nasıl temin ettiğini soran aciz bir mümine, cemaatin huzurunda bunun hesabını verirken; kendini Allah dostu, mürşit hatta ‘kutup' zanneden ve asla itiraza tahammül edemeyen (itiraz edenler, hain sayılır ve dışlanır) ve -adeta- "sizin en büyük tanrınız benim!" diyen çağdaş Firavunlardan Allah'a sığınırız.
Gerçek tasavvuf, korku ile ümit arasında (beyne'l-havfi ve'r-racâ) yaşamayı telkin ederken; zavallı müritlerini son nefes ve cennet garantisi zehabına sevk eden ; bu garantiye karşılık aile efradının ve kendisinin her türlü hizmetini müritlerine gördüren; kul hakkı yemekten asla çekinmeyen -bu günahlarla cennetin kokusunu bile alamayacağı kesin olan- çağdaş Nemrutlardan da Allah'a sığınırız.
Tasavvufun, (nefs terbiyesi için; Allah'ın sevdiği örnek bir kul ile hayal dünyasında/mana âleminde daima beraber olarak, onun ahlakıyla ahlaklanmak ve Allah'a gerçek kul olmayı kolaylaştırmak için) vaz geçilmez ve hassas kavramlarından biri olan ' rabıta 'yı, müritlerinin manevi eğitimleri için müsbet bir metot olarak kullanma yerine; onları körükörüne kendine bağlayarak (neredeyse kendine taptırarak) sömürü düzenlerini devam ettirmek için kullanan şirk ehlinin şerrinden, kendinden başka hiçbir ilah olmayan Allah'a sığınırız.
Bu gibi insanlar ve onların zavallı (ya da kasıtlı) savunucuları, tasavvuf yolunun yüz karaları ve gerçek kulluk yolunda insanların önünde en büyük, en tehlikeli engellerdir.
"(Ya Rabbi!) Yalnızca Sana ibadet eder ve yalnızca Sen'den yardım dileriz. / Bizi doğru yola ilet; kendilerine nimet verdiklerinin(gerçek Allah dostlarının) yoluna. Gazaba uğrayanların ve sapmışlarınkine değil ." (el-Fatiha, 4-7)