HOŞGÖRÜ DERKEN
/ IV /
"Elif okuduk ötürü / Pazar eyledik götürü
Yaratılanı hoş gördük / Yaratan'dan ötürü." (Yunus Emre)
***
Yaratılmışı hoş görmek, Yaratan'a bağlılığın bir tezahürüdür. O'na teslimiyetiniz ve bağlılığınız nisbetinde mahlukata ve insanlara rahmet, şefkat ve hoşgörü nazarıyla bakabilirsiniz. Hoşgörüye en büyük engel, nefse ve benliğe esarettir. Egosuna köle olmuş insanlar, toplumda daima marjinal yaşamaya mahkumdurlar. Bu tip hasta ruhlu kimselerin, çevresine verebilecekleri hiçbir değeri kalmadığı gibi, sürekli huzursuzluk odağı olmaları da söz konusudur.
Hoşgörü; bir olgunluğun, sabrın, nezaketin ve faziletin neticesidir. Insanları kendi yararına ve Hak hesabına kazanabilmenin yolu hoşgörüden geçer.
Allah ve Resulü'ne bağlılığı şiar edinmiş atalarımız, gerçek fetihlerini hoşgörüyle yapmışlardır. Onlar, hiçbir zaman işgal kuvvetleri olmamışlar; kılıçlarını dahi gönülleri fethetmek için kullanmışlardır. Evet, kılıçlarını, bir tabibin elindeki neşter edasıyla kullanmışlardır; kâtilin elindeki satır gibi değil...Çünkü müşerref oldukları Islam inanç ve terbiyesi öyle gerektiriyordu.
"Padişahıyla, halkıyla bütün Türkler; -her mevzuda olduğu gibi- ferdi hataları bağışlama, gayr-i Müslimleri inançlarıyla başbaşa bırakıp onlara karşı müsamahakar davranma âlicenaplığını da Islamiyet'e borçludurlar. Zaten, Islamiyet'in, hiçbir dine nasip olmayan büyük bir süratle yayılmasının ve birbiri üstüne göz kamaştırıcı zaferler kazanmasının en mühim amillerinden birini; bu yüce dinin, diğer bütün dinlerden daha müsamahakar ve alicenap oluşunda aramak lazımdır. Bu sebepledir ki; bazı Hıristiyanlar, dini müsamahanın ne demek olduğunu Müslümanlardan öğrenmiş olmalarını 'çok elem verici' bulurlar." [Bammat(Haydar), Islamiyet'in Manevi ve Kültürel Değerleri, Terc.: Bahadır Dülger, s.48]
Osmanlı idaresi altındaki Yahudi, Hıristiyan ve diğer inanç ve ırktaki insanlara hiçbir baskı yapılmadığı gibi, koruma ve destek altında asırlarca huzur içinde yaşadıklarına tarih şahittir. Batılı bir yazar, bu konuyu şöyle örneklendiriyor:
"Fatih bir millet olan Türkler; idareleri altındaki çeşitli milletleri Türkleştirmeye çalışmamış, onların din ve âdetlerine saygı göstermişlerdir. Romanya için, Rus veya Avusturya idaresi yerine Türk idaresi altında yaşamak bir talih eseri olmuştur. Zira aksi takdirde bugün Romen milleti diye bir millet olmayacaktı." (Prof. Ahmed Cevad; Yabancılara Göre Eski Türkler, s.79)
Bağnaz Hıristiyanların, Endülüs'te Müslüman ve Yahudilere yaptığı katliam, bir ibret levhası olarak tarihe geçmiştir. Ispanya'daki bu haçlı zulmünden kaçan Yahudileri; gemiler göndererek taşıyıp Yunanistan ve Istanbul'a yerleştiren yine Osmanlı ecdadımız olmuştur.
Fatih'in, Istanbul'u fethettiği zamanki hoşgörü ve adaletine karşılık hemen yarım asır sonra dünyanın başka bir bölgesinde vahşi Batı'nın yaptıklarını hafızalardan silmek mümkün mü?..
"Fatih'in Istanbul'u almasından yarım asır sonra Bourbon başkumandanının çeteleri, Roma'ya hücum ederek ele geçirmişlerdi. Bu barbarlar, esirlerin tırnaklarını sökmüş, ağızlarına erimiş kurşun dökmüşlerdir. Sımsıkı bağlanmış baba ve kocalarının önünde kadınları katletmişler, bütün mabedlere tecavüz etmişlerdir. Bu hayvanca vahşet, bir-iki gün değil, hiç kesilmeden aylarca sürmüştür." (a.g.e., s.79)
Fıtri değerlerini muhafaza edip geliştiren milletlerle, bu değerlerini dumura uğratan veya kaybeden topluluklar arasındaki farkı görmek için, maziye ibret nazarlarıyla bakmak yeterlidir. Batı'nın, kendinden olmayanlara karşı insanlık dışı vahşeti o dereceye ulaşmıştır ki; zaman zaman gayr-i Müslim de olsa bazılarını kahretmiştir!.. Leon Gotiye (Gautier), bunlardan birisidir. Diyor ki:
"Muzaffer olarak girdikleri Kudüs'te, ilk haçlıların işledikleri cinayetleri düşündükçe içim bunalıyor ve kalbim isyan ediyor. Bizim Fransızlar'ın, Antalya surları dibinde, Hıristiyan olmayanların korkunç gülleler haline getirdikleri başlarını düşünmeye tahammül edemiyor ve Hıristiyanların mağlup Arabları vaftiz edilmek yahut başları kesilmek gibi korkunç bir tercih karşısında bıraktıklarını eski şiirlerde okudukça, itiraf edeyim, iliklerime kadar ürperiyorum." (a.g.e., s.79, 152)
Bugün dahi dünyada devam eden olayların tahlilini iyice yaptığımızda; tarihi kine ve kana bulamış aynı zihniyetin devam ettiğini görüyoruz. Islam'ın özünü, nefsi engellerden dolayı içine iyice sindirememiş kimi marjinal grupların menfi davranışlarını dışta tutarsak; Müslümanların bütün insanlığı -hatta mahlukatı- kuşatan sevgi ve hoşgörüsüne karşılık; kendisi gibi inanmayan ve düşünmeyenlere hayat hakkı bile tanımayan bir zihniyetin acı tablosuyla karşı karşıyayız.
Dünyamızdaki bu olumsuz tabloyu, olumlu olanla değiştirmek; yaratılmışı Yaratan'dan dolayı hoşgören muhabbet fedailerinin örnek gayretleriyle mümkün olacaktır.