İDARE EDENLER ve EDİLENLER
Bir millet için, devletsiz ya da başka devletlerin hükümranlığı altında yaşamaktan daha kötü ne olabilir? Bir millet düşünün ki; inandığı değerleri ve geleneklerini rahatça ve organize bir tarzda yaşayamıyor ve yaşatamıyor; böyle bir millet, sahip olduğu değerlerini kaybetmek ve asimile olmak tehlikesiyle daima karşıkarşıyadır.
O bakımdan Sevgili Peygamberimiz, Islam'ın inanç, ibadet ve ahlak esaslarını tebliğ edip müşrik bir idarenin zulmü altında yaşama ve yaşatma mücadelesi vermenin yanında, devlet ve hakim güç olarak da yaşamayı hedeflemiş ve bunu başarmıştır.
Malumunuz O(s.a.v.), devlet başkanı ve ordu kumandanı bir peygamberdir. O(s.a.v.), insanların Islam ahlak ve fazileti içerisinde en adil nasıl idare edilebileceğinin ve inananlar ordusunun, yeryüzündeki zulmü kaldırmak ve hakkı hakim kılmak hususunda nasıl bir fonksiyon icra edebileceğinin en güzel örneğini göstermiştir. Binaenaleyh; Allah Resulü, en büyük, en dürüst siyasetçidir.
Kıyamete kadar, insanların idaresine talib olanlar, Aleyhisselatü Vesselam Efendimizi siyaset hususunda önder ve rehber ittihaz etmekle en büyük isabeti kaydetmiş olacaklardır: "Şüphesiz Resulüllah, sizin için; Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok zikredenler için güzel bir örnektir." (el-Ahzap, 21)
Demek ki; Cenab-ı Hakk'ın rızasına ve O'nun ahirette has kulları için hazırladığı nimetlerine kavuşmayı ümid edenler ve bir de, Allah'ın adını dilinden düşürmeyenlerin her işlerinde örnekleri mutlaka Resulüllah'tır. Bazı işlerinde Allah Resulünü örnek kabul ederken, diğer bazı işlerinde dünyevi çıkarlar ve makam-mansıp sevdasına kapılıp O'nu hatırlarına bile getirmeyenler; din istismarcıları ve ikiyüzlülerden başkası değildir.
Kur'an'ın mesajının odaklaştığı esas olan " Allah'a ve Resulüne itaat " gerçeği; itikadî, amelî, ahlakî; ferdî, ailevî ve ictimaî bütün hayatımız için aynı derecede geçerli ve önemlidir. Bu meyanda, inanmış bir toplumun her ferdi, içinde bulunduğu konum itibariyle sorumluluk taşımaktadır.
Sorumluluk açısından insanları, "Idare edenler ve Idare edilenler" şeklinde sınıflamak mümkündür. Bir memleketin refah ve huzuru; o memleketteki idare edenler ve edilenlerin, Allah ve Resulüne itaat ölçüleri içerisinde karşılıklı sorumluluklarını yerine getirmelerine bağlıdır. Bütün idareciler ve idareye heveslenenler, Allah Resulünün şu uyarısını kulaklarına küpe yapmalıdırlar:
"Allah'ın, bir halk topluluğunu güdüp idare etmek vazifesi yüklediği her bir kul; öleceği gün, idare ettiği halkı aldatıp zulmetmiş olarak ölürse, şüphesiz Allah ona cennetin kokusunu haram kılmıştır." (Müslim)
Kimlerdir, idare edenler? Sadece siyasi/politik otoriteler mi? Elbette değil. Islam, idari sorumluluğu o kadar genişletip yaygınlaştırmaktadır ki; hiçbir fert bu sorumluluğun dışında kalmaz. Bakınız, Sevgili Peygamberimiz; çok meşhur bir hadislerinde bu hususu nasıl da kapsamlı ve esaslı bir şekilde ifade buyuruyorlar:
"Hepiniz, çobansınız ve hepiniz, raiyyetinizden(güttüklerinizden) mesulsünüz. Devlet başkanı, bir güdücüdür ve raiyyetinden sorumludur. Erkek, ev halkı üzerinde bir güdücüdür ve güttüklerinden sorumludur. Çocuk, babasının malının güdücüsüdür ve güttüklerinden sorumludur. Kadın, kocasının evi ve çocukları üzerinde bir güdücüdür ve o da güttüklerinden sorumludur. Köle, efendisinin malının güdücüsüdür ve güttüklerinden sorumludur. Dikkat edin! Haberiniz olsun ki; her biriniz çobansınız ve güttüklerinizden sorumlusunuzdur." (Buhari, Müslim)
Bu sorumluluk anlayışıdır ki; halktan birinin itirazı üzerine hutbede sırtındaki gömleğin hesabını veren ve Dicle kenarında bir kurdun saldırısına uğrayan koyunun sorumluluğundan titreyen ve adalet ve şecaatıyla kainatı titreten Hz.Ömer 'i gündeme getirmiştir.
Aynı sorumluluk anlayışıdır ki; özel görüşmelerinde devlete ait mumu söndürüp kendi mumunu kullanan devlet başkanı Ömer b. Abdülaziz 'i hakkaniyetin silinmez mümessili yapmıştır.
O ne anlayıştır ki; Mescid-i Aksa, Yahudi zulmü altındayken Selahaddin-i Eyyubi 'ye gülmeyi/gülümsemeyi yasaklamıştır! Tarihe sahip çıkmanın böylesi görülmüş müdür?
O anlayış ve sorumluluktur ki; altı asır cihana adaletle hükmeden ve -Müslim, gayr-i Müslim- tebaası olan bütün milletleri huzur ve barış içinde yaşatan Osmanlı Devleti 'ni doğurmuştur.
O anlayış ve sorumluluk ruhunu kaybetmenin, yok etmenin neticesidir ki; buhranlar, bunalımlar ve kahredici çöküntüler meydana gelmiştir. Ve nebevi ihtar:
"Kim, bir toplumda kendisinden daha ehil olanını bulduğu halde bir adama bir görev yüklerse; o, Allah'a, Resulüne ve bütün mü'minlere hainlik yapmış olur." (Hâkim; Sahih)
Yine Sevgili Peygamberimiz; "Emanet kaybolduğunda kıyameti bekleyiniz," buyurunca sahabi; "Ey Allah'ın Resulü; emanetin kaybolması nedir?" dedi. Bunun üzerine Allah'ın Resulü; "Iş, ehil olmayana verildiğinde kıyameti bekleyiniz!" (Buhari) buyurdular.
Nedir bu kıyamet?..Siyasî, ekonomik, ahlakî, ailevî ve sosyal kıyamet!..Ehil olmayanların ellerinde şekillenen bir memleketin ve bütün bir dünyanın beklenen sonu!..
Lakin ümitvarız; Cenab-ı Hak, kurtarıcı elini tekrar nasib edecektir. Yeter ki bizler, hak etmiş olalım...