KUR'AN IŞIĞINDA İSLAM'A DA'VET METODU
"Dilimde tüy bitti!..O kadar anlattım; inandıramadım... Bu adamın kalbi mühürlenmiş kardeşim!..Allah buyurmuyor mu: 'Inkar edenlere gelince; onları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir; onlar inanmazlar. Allah, onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir; gözlerinde de bir perde vardır. Onlar için büyük bir azap vardır .'" (el-Bakara, 6 - 7)
Öyle ama, acaba gerçekten anlatabildiniz mi?..Hiç düşündünüz mü; bütün hata muhatabınızda mı?..Hemen bu ayetleri okumaya hakkınız var mı? 'Açıp bakamadığınız' kalbin mühürlendiğini nasıl keşfedebildiniz?..Onu ikna etmenin başka bir yolu yok mudur?..Şu ayetleri de okumuş muydunuz?.. "Rabb'inin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır. Onlarla en güzel şekilde mücadele et. Muhakkak ki; Rabb'in, kendi yolundan sapanları daha iyi bilir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilendir. Ceza verecek olursanız, size nasıl ceza verildi ise siz de öylece ceza veriniz. Sabrederseniz; elbette bu, sabredenler için daha iyidir. Sabret; senin sabrın ancak Allah içindir. Üzülme onlara. Kurdukları düzenlerden dolayı da endişe etme. Şüphesiz ki; Allah, muttakîler ve iyilik yapanlarla beraberdir." (en-Nahl, 125-128)
Geliniz, bu âyetler üzerinde iyice düşünelim ve bir otokritiğimizi(nefis muhasebemizi) yapalım...Cenab-ı Hak, mezkur ayetlerde Islam'a da'vet(tebliğ) metodlarının temel öğelerini ne güzel ifade buyurmuş! Bakınız:
Yalnızca Allah yoluna da'vet etmek.
Insanları, Rabb'in yoluna(Islam'a) hikmetle ve güzel öğütle çağırmak.
Onlarla(inkarcılarla) en güzel şekilde mücadele etmek.
Hidayetin, Allah'tan olduğunu unutmamak.
Cezalandırma durumundaysak, misliyle mukabele etmek; ölçüyü kaçırmamak (sabredip bağışlamak, yerine göre elbette daha hayırlıdır.)
Mutlaka, Allah için sabrı elden bırakmamak.
Inanmadıkları için üzülüp gevşememek.
Inkarcıların hile ve desîselerinden dolayı endişelenip azmini yitirmemek.
Hep, takva ve iyilik üzere hareket etmek.
Bu metodlar üzerindeki düşüncelerimizi biraz daha genişletelim:
Islam davetçisinin, 'ilâ-yı kelimetullah' tan başka davası olamaz. Bunun için o, Allah yoluna, tevhide, iki cihan saadetine çağırır. Davet, gerçekten Rabb'in yoluna olunca, süflî menfaatler temin etme gayesine artık yer kalmaz; nefsî kaygılar aradan kalkar ve davanın ulviliği anlaşılmış olur. Ve da'vetçi, Rabb'inin yoluna hikmetle çağırır...
Nedir 'hikmet' ?...
"Akıl, söz ve hareketteki uygunluk. Ilim, adalet ve hilmin (yu-muşaklığın) birleşmesiyle doğan sıfat. Sır. Ahlaka ve hakikate faydalı kısa söz," diye tarif edilmiştir hikmet...
Insanları hidayet yoluna 'hikmet'le çağırmanın hikmetini anladıktan sonra gerisi kolay değil mi?..
Hikmetle beraber 'güzel öğüt' le çağırmak...Sükunet ve yumuşaklıkla; husûmete kapılmadan, tatlılıkla; zorlamalara ve gereksiz sıkmalara başvurmadan; kusur arama mantığından uzak bir tarzda kalblere sızarak... "Zorlaştırmayın, kolaylaştırın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin," hadisindeki prensib, 'güzel öğüt' le çağırmada ne güzel bir dayanaktır!..
En güzel şekilde mücadele etmek...Da'vet bir mücahede ve mücadele işidir.
Muhatapla mücadeledeki başarı, nefisle mücahededeki başarıya bağlıdır. En güzel şekilde mücadele, en güzel şekilde mücahede ile olur. En güzel mücadele; muhatabın üzerine fazla yüklenmeden, onu kötüleyip rezil-rüsvay etmeden; asıl gayenin, münakaşa edip üstünlük sağlamak olmadığına güvendirerek; nefsin değerleriyle, savunulan davanın değerlerini birbirine karıştırmadan yapılan mücadeledir. Bütün bunlar, ciddi bir nefis terbiyesinden ve aziz bir terbiyecinin elinden geçmeksizin mümkün olabilir mi?..
Hidayet verecek olan Allah'tır. Bunun için tebliğde hamasete ve aşırı heyecana kapılmak yersizdir. Ayet-i kerimede; "Kimin doğru yolda olduğunu, kimin doğru yoldan sapmış olduğunu en iyi bilenin Allah olduğu" nun belirtilmesinin hikmeti budur. Da'vetçiye, yalnız gerçekleri, gereği şekilde tebliğ etmek düşer.
Tartışma ve lisanla yapılan münakaşa hudutları dahilinde kalındığı müddetçe da'vet metodları genel olarak işlemiş olur. Ama bir tecavüz söz konusu olursa durum değişir...Tecavüz maddi bir harekettir. Misliyle mukabele edilmesi ve hakkın haysiyetinin korunup bâtılın galibiyetinin bertaraf edilmesi icabeder. Ancak; mukabelenin, sınırı aşıp bir başka zulme dönüşmemesi gerekir. Çünkü Islam; adalet, itidal ve barış dinidir. Islam'da nefsî müdafaa vardır ama saldırganlık yoktur. "Ceza verecek olursanız; size nasıl ceza verildi ise siz de öylece ceza verin." Bu prensip de, da'vet düsturunun bir parçasıdır. Da'veti ve davayı müdafaa, onun haysiyetini korumak demektir. Çünkü küçük düşürülmüş bir davaya kimse inanmak istemez. Onun için; Islam davasının izzet ve şerefini müdafaa etmek ve korumak, onun mübelliğleri için vazgeçilmez bir görevdir. Islam'ın yüce hakikatleri karşısında dize gelen inatçı düşmanların, tarih boyu ve günümüzde sık sık kaba kuvvete başvurarak Islam'ı ve onun mensuplarını küçük düşürmek istemelerini hiçbir zaman unutmamak lazımdır!..
Misliyle mukabele etmek düsturunu yerleştirmekle birlikte Kur'an-ı Kerim; Müslümanları, şerri defedip güçlü oldukları takdirde sabra ve bağışlamaya teşvik etmektedir. Bağışlama ve sabır, Allah davasını küçük düşürmediği takdirde çoğu kere hayırlara vesile olur. Hz.Ali 'nin(k.v.) bir savaşta, Allah rızası için kılıcını çekip düşmanı boğazlayacağı sırada kafirin yüzüne tükürmesiyle -nefsinin araya girmesi üzerine- öldürmekten vazgeçmesi ve işin hikmetini anlayan kafirin iman etmesi; en zor anlarda bile rıza-i Bârî'den ayrılmamanın, nefsi hiçbir zaman da'vete karıştırmamanın ve güçlü-hakim durumda iken sabır ve affın ne büyük hayırlara vesile olabileceğinin çok bariz bir misalidir.
Yine çok iyi bilirsiniz ki; Hz.Peygamber(s.a.v.), Uhud savaşında amcası Hamza 'yı, kafirler tarafından burnu ve kulakları kesilmiş, ciğeri çıkartılmış bir halde görünce; "Allah'a andolsun ki, eğer Allah bana zafer verirse, senin yerine yetmiş kişiyi böyle yapacağım!" demişti. Fakat, yeminine keffaret vererek bu sözünü uygulamamış, Mekke'nin fethinde düşmanlarını affetmiş ve bu genel af, birçok müşriğin Islam'la tanışmasına ve kalben de teslimiyetine sebep olmuştu...
Allah Resulü'nün takipçileri, Allah için sabrın semerelerini her asırda mutlaka almışlar ve alacaklardır.
Görüyorsunuz ki; ayet-i kerimelerde, da'vetin metodlarıyla da'vetçinin vasıfları ayrılmaz bir bütün olarak ele alınmıştır. Vasıfsız bir da'vetçinin, metodlu bir tebliğ yapması da mümkün değildir.
Onun için; zikrettiğimiz son ayetlerde, da'vetçide özellikle bulunması gerekli özgün vasıflar zikredilmektedir:
Sabır, yüksek moral ve endişesiz bir mücadele ve her şeyden evvel takva...
Bir davada Allah için sabır ve sebat olursa; da'vetçi, inanmayanların inadından dolayı niçin üzülüp karamsar olsun?.. Üstelik, hidayet Allah'tan değil mi? O, sadece tebliğe memur değil midir?
Da'vetinde sabırlı ve ihlaslı oldukça; Cenab-ı Hakk'ın daima onunla beraber olduğuna inanan da'vetçi, inkarcıların kurdukları düzen ve tuzaklardan dolayı niçin endişe edip ümitsizliğe düşsün?..
Rabb'ine güvenin olup-olmadığının yoklanması için yardım bazen gecikir; ama, âkibet her zaman belli ve kesindir: "Ş üphesiz ki; Allah, müttakiler ve iyilik yapanlarla beraberdir ."
Kur'an-ı Kerim, her konuda yol gösterici en büyük rehber olduğu için elbetteki tebliğ konusunda da gerekli rehberliği ihmal etmeyecekti...Izahını yapmaya çalıştığımız ayetler, bu konuda ışık tutucu ayetlerden yalnızca birkaçı... Öte yandan, tebliğ hususunda en güzel metodları zikreden Kur'an'ın bizzat kendisinin, ilahi hakikatleri serdetmekte takip ettiği yollardan da da'vetin ve nasihatin şaşmaz prensiplerini çıkarmamız ve örnek ittihaz etmemiz mümkündür.
Genel olarak bakıldığında, Kur'an-ı Kerim'in, insanlığa belli başlı şu metodlarla seslendiği görülür:
a)Iyi ve Kötüyü Çarpıcı Benzetmelerle Tanıtma
" Allah'ın nasıl misal verdiğini görmüyor musunuz? Iyi bir söz; kökü sağlam, dalları gökyüzüne yükselmiş, Rabb'isinin izniyle her zaman meyvesini verip duran iyi bir ağaç gibidir. Fena bir söz ise, gövdesi yerden koparılmış ve artık tutunacak yeri kalmamış kötü bir ağaç gibidir. " (Ibrahim Sûresi, 24-26)
Şu ayet de, bu mevzuda çarpıcı başka bir örnektir:
" Ey iman edenler! Zannın(şüphenin) bir çoğundan sakının. Zira zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Birbirinizi arkadan çekiştirmeyin. Hangi biriniz, ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır? Ondan tiksinirsiniz!..Allah'tan sakının. Allah, tevbeleri kabul eder, bağışlar ." (el-Hucurât, 12)
b)Teşvik, Tehdit ve Uyarma
" Iyilik edenlere, yaptıkları iyiliğin karşılığıyla ve daha fazlasıyla mükafaat vardır. Onların yüzü kararmaz; yüzlerini zillet kaplamaz. Bunlar, cennetliktirler ve orada daim kalacaklardır. Kötülük işleyip onun vebalini yüklenenler, yaptıklarının bir misliyle ceza görürler. Onları zillet kaplar. Onları Allah'a karşı koruyacak bir kimse yoktur. Yüzleri geceden de kara bir parçayla örtülmüş gibidir. Bunlar, cehennemliklerdir. Orada temelli kalırlar ." (Yunus Sûresi, 26 - 27)
Kur'ân-ı Kerîm'in, dünyevî ve uhrevî mükafaat ve ceza usulüyle, beşerî sistemlerden ne kadar farklı ve etkin olduğunu anlamak için bu ayetler bile yeterlidir...
c)Kıssalarla Anlatım
Kur'ân-ı Kerîm'de Cenab-ı Allah, geçmiş milletlerin, günahları yüzünden başlarına gelen felaketlere örnekler vererek, insanlığın bunlardan ibret almalarını ve doğru yolda olmalarını istemektedir.
" Herbirini suçüstü yakaladık: Kimine taşlar savuran rüzgarlar gönderdik; kimini de suda boğduk. Onlara Allah zulmetmiyordu, onlar kendilerine yazık ediyorlardı, " (el-Ankebût, 40) mealinde işaret buyurulan Ashab-ı Eyke , Ashab-ı Hicr , Ashab-ı Karye, Ashab-ı Medyen, Ashab-ı Ress ve Ashab-ı Fîl gibi kıssalar, nice hikmet ve ibretlerle doludur...
Şu bir gerçek ki; kıssada anlatım kolaylığı vardır. Bununla birlikte edebî tasvir imkanının fazla oluşu nedeniyle, kıssa ile anlatımda, ifadeye daha bir cazibe ve güçlülük kazandırılır.
d)Tedricî Metod
Beş vakit namazın emredilmesi ve içkinin ve kumarın tamamen yasaklanıncaya kadar takip edilen yol, en güzel misallerdir.
Cenab-ı Allah, ilk Müslümanları namaza alıştırmak için önce sabah ve akşam olmak üzere günde iki vakit, ikişer rekat namaz kılmalarını emretmişti. Namazın lüzum ve ehemmiyeti anlaşılıp Müslümanların gönlüne yer edince beş vakit namaz farz kılınmıştır.
Içkinin tedrîcî olarak yasaklanmasıyla ilgili şu ayetler gerçekten ibret vericidir:
1 " Hurma ve üzüm gibi meyvelerden hem içki hem de güzel gıdalar edinirsiniz. Işte bunlarda da aklını kullanan kimseler için büyük bir ibret vardır ." (en-Nahl, 67)
1 " Sana , şarap ve kumar hakkında soru sorarlar. De ki: Her ikisinde de büyük bir günah ve insanlar için bir takım faydalar vardır. Ancak her ikisinin de günahı faydasından daha büyüktür ." (el-Bakara, 219)
1 " Ey iman edenler! Siz sarhoş iken -ne söylediğinizi bilinceye kadar- namaza yaklaşmayın ." (en-Nisâ, 43)
1 " Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar(putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki, kurtuluşa eresiniz. / Şeytan içki ve kumar yoluyla ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi, Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık (bunlardan) vazgeçtiniz değil mi ?" (el-Mâide, 90-91)
Son olarak gelen bu kesin ilahî yasak üzerine ashab-ı kiram, içkiyi tamamen terk etmiş ve şarap fıçılarını kendi elleriyle kırıp dökmüşlerdir.
Eğer yukarıdaki tedricî metod takip edilmeseydi; bu emir, içki müptelalarına çok ağır gelecek ve belki de, bu derece kesin netice alınamayacaktı. Allah(c.c.), elbette herşeyin en iyisini bilir...
Hiçbir zaman unutmamak lazımdır ki; tebliğin, zaman ve mekana ve insan psikolojisi ve davranışlarına göre değişen metodları vardır. Bunları iyice bilmeden ve uygulamadan tebliğ görevi yapılmış sayılmaz.
Her işimizde olduğu gibi tebliğde de yegane ilham kaynağımız, Kur'ân-ı Azimüşşan ve onun mübelliği Hz.Muhammed(s.a.v.) Efendimiz olmalıdır.