ust_banner

sol_blok

Ana sayfa
 
KURAN-I KERİM

HADİSLER
İNCELEME - ARAŞTIRMA
GÜNDEM YAZILAR
BAŞKA HAKİKATLER
EKÜMENİK KUTSAL KİTAP
<< Tamamını Oku >>

Apokrif Kitaplar

Kitab-ı Mukaddes
 
Linkler
İletişim

"(Resûlüm) de ki:
Ey Ehl-i Kitap!
(Yahudi ve Hıristiyanlar!) Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze geliniz: Allah'tan başkasına tapmayalım; O'na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah'ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilahlaştırmasın. Eğer onlar, yine yüz çevirirlerse, işte o zaman; 'Şahit olunuz ki, biz Müslümanlarız' deyiniz."

(Âl-i İmran S., 64)

Allah Yolunun Samimi Kahramanlarından
Örnek İnsan
Ali Yakub CENKÇİLER
( 1913 - 21 Mayıs 1988 )

Mustafa ATALAR

Ali Yakub Hoca, 1913 yılında Kosova'da doğdu. Eğitim hayatına Kosova Gilan'daki medreselerde başladı; bir yandan da özel dersler aldı. 1936 yılında Kahire'ye hicret etti. Tahsilini İslam aleminin o zaman en şöhretli ilim yuvası olan Ezher Üniversitesinde sürdürdü.

Kahire'de İslam dünyasının en tanınmış ilim ve fikir adamlarıyla tanışıp, onlardan geniş çapta istifade etme imkanını buldu. Ahlak ve fazileti, ilme istidadı, gayret ve çalışkanlığı ile onların dikkat ve alakasını celbederek, pek çoğu ile yakın dostluklar kurdu. Hasan el-Benna, Yusuf ed-Dicvi, Hıdır Hüseyin, Şeyh Bahit, Mustafa Sadık er-Refii bunlardan birkaçı idi. Özellikle Türkiye'den gelip Mısır'a yerleşmiş olan Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Müderris Zahid ül-Kevseri, Yozgatlı Hoca İhsan Efendi gibi ilim ve fikir adamlarımızın samimi dostluklarını ve sevgilerini kazandı.

Kahire Üniversitesindeki Kütüphane Memurluğu sırasında, her türlü yayına ve nadir eselerlere kolayca ulaşma; ayrıca buraya araştırma ve inceleme için gidip gelen her milletten ilim, fikir, edebiyat, basın yayın dünyasının uluslar arası şöhrete sahip önemli simaları ile tanışıp görüşme, fikir alışverişinde bulunabilme imkanlarına kavuştu.

Arapça, Farsça, İngilizce, Fransızca, Türkçe, Sırpça, Arnavutça, Boşnakça gibi çok sayıda dile hakim olup, bu dillerde ve değişik ilim dallarında geniş tetebbuat, araştırma ve incelemeler yapması, doğuyu ve batıyı tarihi, coğrafyası, edebiyatı, sosyolojisi, ilmi, fikri ve felsefi akımlarıyla çok iyi tanıması, kendisini tam bir hezarfen ve ansiklopedist durumuna getirmişti. Sosyalizm, komünizm, kapitalizm, Titoizm, Maoizm, Darvinizm, Freudizm, Existansiyalizm gibi ideolojileri, nazariyeleleri, temel görüşleri, tarihi tatbikatları, etkileri, zaafları ve gülünç tarafları ile çok iyi bilirdi.

Mustafa Sabri Efendi, Zahid ül-Kevseri, İhsan Efendi, Hasan ül-Benna gibi çok sevdiği gönül dostlarının, üstatlarının, vefatı, Cemal Abdünnasır'ın da Mısır'da dini, ilmi ve fikri hayata baskılar uygulamaya başlamasıyla Ali Yakub Hoca için Mısır'ın tadı tuzu iyice kaçmıştı. Zaten neredeyse çeyrek asır süren gayretli ve verimli çalışmalardan sonra Mısır'dan alacağını almış, Mısır'ın ona verebileceği ilave bir şey kalmamıştı. Onun esas amacı, Türkiye'ye gelip yerleşmek, İslamı doğup büyüdüğü yerlere getiren, böylece onun da hidayetine, Katolik olarak yaşayıp ölmekten kurtulmasına vesile olan Türk milletine ilmi, irfanı, geniş bilgisi ve engin kültürü ile hizmet etmek, üzerindeki hakkı ödemeye çalışmaktı.

Dostlarının, sevenlerinin ve üniversite camiasının karşı çıkmasına rağmen,1957 yılında Mısır'ın Ankara Büyükelçiliğindeki tercümanlık görevini kabul ederek Türkiye'ye yerleşmiş oldu. Aldığı maaş çok tatminkar olmasına rağmen, esas mesleğine ve hizmet aşkına uygun olmadığı için, Büyükelçilikteki hayat ve yaptığı iş ona çok sıkıcı ve manasız geldi. O bir ideal adamıydı ve hayatını o ideal uğrunda hizmet ederek geçirmek istiyordu. Bir müddet çalıştıktan sonra sefaretteki görevinden istifa ederek, İstanbul'a geldi. Ama kimse yüzüne bakmamış, tamamen işsiz güçsüz kalmıştı. Yurt dışından aldığı ve dünyanın her tarafında geçerli olan diplomaları Türkiye'de tanınmıyordu. Nihayet bir fabrikanın muhasebe servisinde çok düşük bir maaşla iş buldu. Emekli oluncaya kadar bu işte çalıştı. Emekli maaşından başka geliri, şahsi serveti ve mülkü yoktu .

Ömrünün en verimli yılları, posteki sayarcasına hesaplarla uğraşarak geçti. Fakat bu keşmekeşli, dağdağalı, zor ve zahmetli hayata rağmen, yine de talebe yetiştirmekten, okuyup okutmaktan geri kalmadı. Hele emekli olduktan sonra, kendini büsbütün bu sevdiği işe verdi. Gece gündüz bitmeyen bir enerji ile çalışıyordu. Bir yandan Haseki Külliyesindeki, Tuba Kız Kur'an Kursundaki, İsmailağadaki, Emir Buhari Camiindeki, Atikali Paşa Camiindeki derslerine koşturuyor, bir yandan da evinde kendisinden özel dersler alan talebelerine, araştırma inceleme için yardımını isteyen yüksek öğrenim ve doktora öğrencilerine yetişmeye çalışıyordu.

Bu dayanılmaz tempolu, yorucu ve yıpratıcı çalışmalara şeker hastalığı da eklenince, girdiği şeker komasının ardından kendisine felç vurdu. Fakat bu halde bile, hasta yatağında da, son nefesine kadar talebeyle meşgul olmaktan geri kalmadı. Kendisi yürüyemiyordu, ama evine gelen öğrencilerin derslerini yattığı yerden dinliyor, hatalarını düzeltiyor, onlara yol gösteriyor, tavsiyelerde bulunuyordu.

Hiçbir zaman ilmini rızık vesilesi yapmadı. Geçimini başka işten ve kendi emeği ile kazandı. Öğrettikleri için talebelerinden en küçük bir karşılık almaz, maddi durumu zayıf olanlara elinden geldiğince o yardım ederdi. "Dini ilimler para ile okutulmaz. Hocalarım da benden para almadılar" der, talebelerine, öğrendiklerini hiçbir ücret almadan başkalarına da öğretmelerini tavsiye ederdi.

Hayatı boyunca maddeye, mevki ve makama hiç önem vermemiş, kimsenin önünde eğilmemiş, kimseye dalkavukluk etmemiş, hayatını merdane, yiğitçe yaşamıştı. "Bir mümin için en büyük bahtiyarlık İla-i Kelimetullah ile uğraşmaktır. Hakiki mümin gerek Halikına, gerek insanlara, gerek nefsine karşı müstakimane hareket eder. Bir müminin hedefi madde değil, Allah'ın rızasına ulaşmaktır. Madde bir vesile-i maişettir; hedef değildir.' derdi.

Karşısındaki kim olursa olsun hakkı söylemekten asla çekinmez, lafı eğip bükmeden doğru bildiğini açık açık, dobra dobra söylerdi.

Kendisi tam ve zarif bir Osmanlı Efendisi olduğu gibi, Osmanlılara karşı , bilhassa Balkanlara İslamı getirip kendi hidayetine de vesile oldukları için, çok büyük sempatisi, sevgi ve saygısı vardı.

Çeşitli çilelerle, sıkıntılarla, muhaceretlerle ama yiğitçe, mertçe, hep başı dik yaşadığı, mütevazi ama izzetli, onurlu, şerefli hayatı 21 Mayıs l988 Cumartesi günü seher vaktinde terk ederek, her şeyini rızası uğruna terk etmeyi canına minnet bildiği Rabbine kavuştu.

Cenab-ı Hakk ecrini kat kat artırsın! Makamını Cennetin en yüce mertebeleri kılsın! Bizleri de şefaatine nail eylesin! Nur içinde yatsın!

 
alt_banner