ust_banner

sol_blok

Ana sayfa
 
KURAN-I KERİM

HADİSLER
İNCELEME - ARAŞTIRMA
GÜNDEM YAZILAR
BAŞKA HAKİKATLER
EKÜMENİK KUTSAL KİTAP
<< Tamamını Oku >>

Apokrif Kitaplar

Kitab-ı Mukaddes
 
Linkler
İletişim

"(Resûlüm) de ki:
Ey Ehl-i Kitap!
(Yahudi ve Hıristiyanlar!) Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze geliniz: Allah'tan başkasına tapmayalım; O'na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah'ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilahlaştırmasın. Eğer onlar, yine yüz çevirirlerse, işte o zaman; 'Şahit olunuz ki, biz Müslümanlarız' deyiniz."

(Âl-i İmran S., 64)

Fitne ve fesattan kurtulmanın yolu

Akdenizin o ılık ve hoş bahar güneşi, uzayan gölgelerin ardından ve sarıdan turuncuya, beyazdan kızıla renkten renge bir güzellikler resmi geçidi sunduktan sonra ufukta kayboldu. Ama otel bahçesindeki kokteyl ve Ali Yakup Hoca'nın çevresindeki kalabalık gecenin geç saatlerine kadar devam etti.

Hoca arızi sebeplerle ve kısa fasılalarla bahçeden ayrıldığında grup da dağılıyor, orada burada ikişerli üçerli sohbet halkaları geniş bir alana yayılıyor, bahçedekilerin büyük çoğunluğunun bir tarafa akıp birikmesinden Hoca'nın bahçeye döndüğü kolayca anlaşılabiliyordu. Bazen ayakta duran, bazen bir koltuğa, kanepeye veya sandalyeye oturan hoca, etrafındaki kalabalık, farklı renk ve kıyafetteki meraklı izleyici ve dinleyici halkası içinde adeta kayboluyor, bu alışılmadık topluluk dışarıdan bakanların hemen ilgisini ve dikkatini çekiyordu.

Tek tük ayrılan ve sonradan katılanlarla hafif ton farklılaşmaları olsa da, hatırı sayılır çoğunluktaki sadık dinleyiciler ana rengin değişmesine izin vermiyorlar, verilen kısa aralara kadar grup hep büyüme eğilimi gösteriyordu. Sohbet, çeşitli sorular, cevaplar, itirazlar, kabuller arasında sanki sakin bir denizde, değişik yönlerden esen hafif rüzgarlar önünde oradan oraya sürüklenen yelkenli bir gemi gibi konudan konuya savrularak, sürüp gidiyordu. Ama artarak devam eden ilgi, insanların yüzündeki hoşnut ifade, hiç kimsenin halinden şikayetçi olmadığını, herkesin sohbetin böyle devam edip gitmesini istediğini gösteriyordu. Bazı sorulardan, bu sohbetin biraz sonra biteceği, böyle bir sohbeti de, sohbetçiyi de bir daha bulmanın çok zor olacağı endişesi ve üzüntüsü kolayca seziliyordu:

- Üstad, sizin şimdiye kadar pek alışık olmadığımız, üzerinde çokça düşünülüp tartışılması gereken, öyle ayaküstü sohbetlerle geçiştirilemeyecek kadar önemli ve farklı bir söyleminiz var. Bizi çok şaşırttınız. Sizden duyduklarımızı şimdiye kadar kimseden duymamıştık. Sizinle tekrar bir araya gelebilmemiz de zor. Acaba yararlanabileceğimiz eserleriniz, kitaplarınız var mı? Herhangi bir gazetede veya dergide yazıyor musunuz?

- Hayır yok azizim! Ben pek yazma faaliyetinde bulunmadım. Kendime okumayı ve okutmayı meslek edindim. Yazma kabiliyeti olanları yetiştirip, olabildiğim kadarıyla onlara yardımcı olmayı, yol göstermeyi yeğledim. Benim farklı olmak, şaşırtıcı olmak, alışılmadık olmak
gibi bir derdim ve hevesim hiç olmadı. Bir Müslüman olarak halimize durumumuza bakıyorum, üzülüyorum. Hiç de Müslümana yakışır bir durumda değiliz.

Daha da ileri götürülmesi gerekirken, ilim, ahlak ve fazilette hep geri gitmişiz. Müslümanlar bugün ellerindeki imkanları kullanamıyorlar. Cenab-ı Hakk onlara dünyanın en önemli ve stratejik madenlerini, doğal kaynaklarını, yer altı ve yer üstü servetlerini vermiş, değerlendiremiyorlar. Üzerinde uyuduğu definenin farkında olmayan zavallı miskin durumuna düşmüşler. Dostlarını düşmanlarını, faydalıyı zararlıyı, iyiyi kötüyü, doğruyu yanlışı, derdi devayı, ilacı zehri çok zaman birbirinden ayıramayacak kadar temyiz kabiliyetlerini kaybetmişler.

Dünden bugüne birikip gelen, bugünden yarına artıp çoğalan sorunlarına, dertlerine çözümler çareler üretemiyorlar. Allah onlara izzeti, şerefi, üstünlüğü, kuvvet ve kudreti, ululuğu layık gördüğü halde, nasıl oluyor da başkalarına peyk ve uydu olmaya, zillet ve meskenete razı olabiliyorlar . Elbette her Müslüman gibi, benim de ortak dertlerimiz, problemlerimiz ve bunların çözüm yolları üzerinde düşünüp taşınma mecburiyetim var.

Ben burada sizlere kendi çabamla, gücüm takatim nispetinde şimdiye kadar okuyup öğrendiklerimin, inceleyip araştırdıklarımın, görüp duyduklarımın, düşünüp fikrettiklerimin sonucunda ulaştığım kanaatlerimi ifade etmeye çalışıyorum. Bunlar benim doğru bildiklerim. Ama tek doğru budur da diyemem. Yanlış düşünüyor da olabilirim. Daha iyisini, daha doğrusunu, daha hayırlısını, daha yararlısını bilen varsa söylesin, hep birden onu kabul edelim, ondan yararlanmaya bakalım.

Bitip tükenmeyen, sürekli artıp çoğalan problemlerimizi çözelim, sıkıntılarımızdan ve dertlerimizden kurtulalım, Ben veya bir başkası söylüyor diye, yanlış asla doğru olmaz. Zaman, olaylar ve gelişmeler her şeyi test eder, neyin doğru neyin yanlış olduğunu gösterir. Mesela, bugün Müslümanların içinde bulunduğu durumdan hiçbir Müslüman memnun değil.

Öyleyse neden bu haldeler? Yoksa onlar bu duruma layık değildiler de, haşa Allah onlara haksızlık mı yaptı. Yahut onların düşmanları çok mu güçlü idi. Hiç birisi değil! Cenab-ı Hakk : "Bir toplum kendilerinde bulunan (iyi hali) değiştirmedikçe, Allah da onlara ihsan ettiği nimetini değiştirmez. (Enfal Suresi; Ayet:53) " buyuruyor. Allah Müslümanlara karşı çok cömert, çok lütufkar, çok merhametli, çok bağışlayıcıdır.

Onlara dünya hayatında da ahıret hayatında da yardım, nusret, zafer, onur, şeref, ululuk, üstünlük, kazanç, sevinç, başarı, mutluluklar ve daha pek çok güzel şeyler vaat ediyor. Allah vaadinden dönmez, her şeye ve her dilediğini yapmaya da gücü yeter. Müslümanım demek bir iddiadır. Her iddia gibi bunun doğruluğunun da kesin ve gerçek delillerle, şahitlerle ispatlanması gerekir. Yoksa sadece kuru bir Müslümanlık iddiasının Allah katında değeri yoktur.

Allah sınayıp denemeden ne bizi gerçek Müslüman olarak kabul eder, ne de has kullarına vaat ettiği nimetlere bizleri eriştirir. Müslüman, dininde imanında sadakatini önce tutum ve davranışlarıyla, yaşayışıyla ispat edecek, sonra da Allah'tan istediği şeylerin gerçekleşmesi için gereken gayret ve çabayı gösterecek ki, Allah'ın vaat ettiklerini beklemeye yüzü olsun.

Hem Müslümanın Kur'an'daki özelliklerini taşımayacak, hem belli bir gayesi amacı ve o amaç uğrunda ciddi bir çabası olmayacak, hem hata üstüne hata, cürüm üstüne cürüm, günah üstüne günah işleyecek, sonra da ortaya çıkan türlü olumsuz sonuçlardan kendisini değil, başkalarını ve hatta Allah'ı sorumlu tutacak.

 
alt_banner