ust_banner

sol_blok

Ana sayfa
 
KURAN-I KERİM

HADİSLER
İNCELEME - ARAŞTIRMA
GÜNDEM YAZILAR
BAŞKA HAKİKATLER
EKÜMENİK KUTSAL KİTAP
<< Tamamını Oku >>

Apokrif Kitaplar

Kitab-ı Mukaddes
 
Linkler
İletişim

"(Resûlüm) de ki:
Ey Ehl-i Kitap!
(Yahudi ve Hıristiyanlar!) Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze geliniz: Allah'tan başkasına tapmayalım; O'na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah'ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilahlaştırmasın. Eğer onlar, yine yüz çevirirlerse, işte o zaman; 'Şahit olunuz ki, biz Müslümanlarız' deyiniz."

(Âl-i İmran S., 64)

GÜN OLUR BİN YIL DEĞER
( Ali Yakup CENKÇİLER Hocam'ın Aziz Hatırasına! )
Gelecek nesillerin borcu

Mustafa ATALAR

1970'li yılların sonlarına doğru, Libya'lıların uluslararası boyutta bir gövde gösterisine dönüştürebilmek amacıyla her yıl var güçleriyle çalıştıkları, ama pek çok katılımcıya da artık alışılmış ve bildik gelen bağımsızlık yıldönümü kutlamalarından birindeyiz.

Dünyanın değişik ülkelerinden binlerce katılımcının doldurduğu muhteşem salonda, farklı ırk ve milletlere mensup hatipler, arka arkaya kürsüye gelerek, önceden büyük bir titizlikle hazırladıkları anlaşılan, her biri birer hitabet örneği sayılabilecek nitelikteki konuşmalarını yapıyorlar, tebliğlerini sunuyorlar. Konuşmalar, anında belli başlı dillere tercüme edilip, kulaklıklarla dinleyicilere ulaştırılıyor.

Zaman ilerleyip, konuşmalar uzadıkça, dinleyici koltuklarında oturanların yüzlerindeki usanç ifadesi artık saklanamaz hale gelmişti. Bazı katılımcılar, hatibe ve kürsüye ilgilerini çoktan kaybetmişler, yanlarındaki yörelerindekilerle sohbeti koyultmuşlar, salondan yükselen uğultu konuşmacıların sesini bastıracak seviyeye ulaşmıştı. Gürültünün şiddetinden, sunucunun kürsüye davet ettiği son konuşmacının adı ve kimliği en dikkatli dinleyiciler tarafından bile anlaşılamadı.

Saatler süren oturumların ve çoğu aynı minval üzere uzayıp giden nutukların ardından, kimsenin yeni bir konuşma daha dinlemeye tahammülü kalmamıştı.

Kürsünün arkasında olduğundan daha ufak tefek görünen, altmış yaşını aşkın bu gösterişsiz konuşmacı, bir yandan mikrofonu kendisine göre ayarlarken, bir yandan da dikkatle ve belli bir çaresizlik içinde kendisinden habersiz dinleyicileri süzüyordu.

Neden sonra, konuşma yapmaya hazırlanan, ama sesini duyuramama endişesiyle gürültünün dinmesini bekleyen, kimseden susup kendisini dinlemesini isteyemeyecek kadar nazik birini fark eden bazı insaf sahipleri, yavaş yavaş kendilerini toparlamaya, sohbetlerine ara vermeye, kendi aralarında konuşanları da susmaları için uyarmaya başladılar. Kendi aralarında konuşanların sayısı azaldıkça, salondaki uğultu her saniye biraz daha şiddetini kaybetti. Kürsüdeki adam, nihayet sesini duyurabileceğine kanaat getirmiş olacak ki, mikrofona biraz daha yaklaşıp, sözlerine başladı:

- Değerli Hazırûn,

Burada saatlerdir çok yararlı ve güzel konuşmalar dinledik. Tahammül sınırlarınızı daha fazla zorlamamak ve sizin gibi sahasının gerçekten uzmanı bilim adamları, araştırmacılar önünde haddimi de aşmış olmamak düşüncesiyle ben meramımı kısa bir fıkrayla anlatıp, kürsüden inmek İstiyorum.

Fıkra sözünü duyan dinleyicilerin dikkat kesilmesiyle, salonda sinek uçsa vızıltısının duyulabileceği tam bir sessizlik hakim olmuştu. Hatibin pek de gür olmayan sesi, artık koca salonun her köşesinden rahatça duyulabiliyordu.

-Efendim, adamın birine adını sormuşlar. Adam, kibirli bir eda ile adını sorma cüretinde bulunanlara karşı şöyle bir kasılmış ve isminin son hecesini bir hayli uzatarak "Benim adım Yakuuuuuuuuuuuuuuuuuuup!" demiş. Sonra yanındaki kişiye: "Peki, senin adın ne birader? " diye sormuşlar, O da "Vallahi ne desem bilmem ki... Benim adım da onunkinden ama, o kadar uzun boylu değil, benim adım sadece Yakup!" demiş.

Muhterem arkadaşlar! Benim adım Ali Yakup... Yani Ali Yakuuuuuuuuuuup değil, Sadece Ali Yakup...

Kimsenin tanıyıp bilmediği bu beklenmedik hatibin, umulmadık fıkrası, ciddi ve bilimsel konuşmaların ardından herkese ilaç gibi gelmişti. Başka bir zaman anlatılsa, ufak bir tebessümle geçiştirilebilecek nitelikteki bu basit fıkraya, ağır-oturaklı ilim ve fikir adamları, ciddi bürokratlar bile, sağa-sola, öne arkaya kaykıla kaykıla, adeta kendilerinden geçercesine kahkahalarla gülüyorlardı.

Biraz önce gürültüden konuşmasına başlayamayan hatip, bu sefer de konuşmasını sürdürebilmek için kahkaha tufanının dinmesini beklemek zorunda kalmıştı. Ortalık biraz sakinleşince sözlerine devam etti:

- Benden önce kürsüye gelen değerli ilim ve fikir adamları, Libya'nın yabancı düşmanlardan, İtalyanlardan nasıl kurtulduğunu ve kahraman Libya halkının, zalim dış düşmanlara karşı nasıl amansız bir bağımsızlık mücadelesi verdiğini değişik yönleriyle uzun uzun anlattılar. Söylenenlerin hepsine katılıyorum. Duyduklarımdan çok etkilendim ve yararlandım. Bu konu üzerinde ne kadar çok durulsa yine de azdır.

Bir milletin, ülkesini işgal eden yabancılara karşı verdiği özgürlük mücadelesi, gerçekten büyük ve önemli bir iştir. Özgürlük ve bağımsızlık mücadelelerini, bu mücadelelere kanı, canı pahasına girenleri, her zaman iftiharla, minnet ve şükranla anmak, yabancı düşmanların ülkeden sürülüp atılmalarının yıldönümlerini her yıl bayramlarla kutlamak, çekilen acıları, katlanılan fedakarlıkları yad etmek, gelecek nesillerin boynuna borçtur.

Bunların hepsi iyi hoş da, bana yine de bazı şeyleri unutuyormuşuz, gözden kaçırıyormuşuz gibi geliyor. Geçmiş tecrübelerimiz bize, yabancı düşmanı ülkeden kovmakla, ne yazık ki her şeyin hallolmadığını, aksine esas işin ondan sonra başladığını gösteriyor. Neden derseniz, yabancı düşmanı teşhis etmek kolaydır. Çünkü o her şeyiyle senden farklıdır, bellidir ve karşındadır. Gözler onu hemen tanır, akıllar anlar. "Bu gavurdur!" dersin, tavrını alırsın.

Varını yoğunu ortaya koyar, ülkenden siler atarsın ama, onun arkada bıraktığı kuyruklarıyla, aldatıp kandırdıklarıyla, zehirledikleriyle, fikren iğfal ettikleriyle karşı karşıya kalırsın. Bunları tanıyıp teşhis etmek çok zor olduğundan, bunlarla mücadele de kolay değildir. Gözler bunları tanıyamaz afallar kalır, akıllar anlayamaz şaşırır kalır. Bunlar senden görünür, adı, sanı, dili, kılığı, kıyafeti sana benzer ama senden değildir; aksine sana düşmandır. Seni hiç bir yabancı düşmanın vuramayacağı yerinden vurur.

Öz vatanında hayatı sana çekilmez hale getirir. Asırların birikimi olan maddi, manevi, sosyal, kültürel değerlerini, varlıklarını ve en önemlisi geleceğin demek olan nesillerini elinden alır, helak ve heder eder; dünyanı ve ahıretini cehenneme çevirir.

 
alt_banner