ust_banner

sol_blok

Ana sayfa
 
KURAN-I KERİM

HADİSLER
İNCELEME - ARAŞTIRMA
GÜNDEM YAZILAR
BAŞKA HAKİKATLER
EKÜMENİK KUTSAL KİTAP
<< Tamamını Oku >>

Apokrif Kitaplar

Kitab-ı Mukaddes
 
Linkler
İletişim

"(Resûlüm) de ki:
Ey Ehl-i Kitap!
(Yahudi ve Hıristiyanlar!) Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze geliniz: Allah'tan başkasına tapmayalım; O'na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah'ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilahlaştırmasın. Eğer onlar, yine yüz çevirirlerse, işte o zaman; 'Şahit olunuz ki, biz Müslümanlarız' deyiniz."

(Âl-i İmran S., 64)

Sömürgeciliğe Osmanlı seddi

Laf arasında hoca'nın gözü, tam karşılarında duran, sahile çok yakın küçük bir ada üzerindeki bir kaleye takıldı. Bakana kaleyi işaret ederek sordu:

- Söyleyebilir misiz bana? Şu küçücük ada üzerindeki dev bina da neyin nesi?

- Ha şu mu? O bir İspanyol Kalesidir üstad.

- İspanyol Kalesi mi? Allah, Allah… İspanyol Kalesinin burada işi ne? İspanyollar bu kocaman kaleyi, bu küçücük ada üzerine niye yapmışlar? Bunca zahmete, emek ve masrafa neden katlanmışlar acaba?

- Neden olacak üstad? Elbette buraları istila etmek için!

- E istila edebilmişler mi?

Hocanın şaka ettiğini sanan bakan, gülerek:

- Üstadım galiba şaka ediyorsunuz. Eğer İstila edebilselerdi, şimdi biz burada olabilir miydik? Adamlar sekizyüz yıl İslam hakimiyetinde kalan İspanya' da, Endülüs'te bile bir tane Müslüman bırakmamışlar, bize mi acıyacaklardı.

- Öyleyse neden istila edememişler?

Bu soru karşısında herkes derin bir sessizliğe gömüldü. Cevabını oradaki herkesin gayet iyi bildiği ama, sonuçları üzerinde herhalde hiçbirinin yeterince düşünmediği bu soru hepsini şaşırtmıştı. Sorunun cevabını da sorandan bekleyen bakışlardaki şaşkınlığı, ilgi ve merakı fark eden Hoca, ağır ağır konuşmasını sürdürdü:

- Eğer sizi sömürdüğünü, zulüm ve haksızlık yaptığını iddia ettiğiniz Türkler buralara gelmeseydi; Oruç Reis'ler, Turgut Reis'ler, Barbaros'lar yetişmeseydi, Endülüs gibi bu topraklar da İspanyolların eline geçmiş olacaktı, öyle değil mi? Sizler de şimdi benimle Arapça konuşamayacak, adınız Müslüman adı, dininiz de İslam olmayacaktı. Yani adınızı da, dilinizi de, dininizi de o sizi sömürdüğünü iddia ettiğiniz Türklere borçlusunuz. Bunlar az şeyler midir?
Aradan birisi, çokbilmiş bir eda ile ve biraz da, bu açıklama karşısında sıkıştığını düşündüğü bakanının gözüne girmek istercesine hemen atıldı:


- Peki üstad, bizi sömürmediler mi?

- Azizim, o zaman Arapların Osmanlılar tarafından sömürülebilecek nesi vardı?

Petrolü mü, kıymetli madenleri mi, yoksa mümbit toprakları mı? Çevrenizdeki Osmanlı eserlerine bir bakın! Aldığı vergiden kat kat fazlasını, Osmanlı buralarda yatırım olarak bırakmış!
Bakanının hoşuna gidebilecek bir şeyler söyleme konusunda, kimseden geri kalmaya tahammül gösterememenin aceleciliği içinde bir başkası:

- Yaptıkları zulüm ve haksızlıklara ne diyeceksiniz üstad? diye ekledi,

- Zulüm, haksızlık ve cehalet ne yazık ki, insan oğlunun en bariz vasıflarıdır.

Bunun için pek öyle uzaklara da gitmeye gerek yok. Cenab-ı Hakk Kur'an-ı Keriminde, en yakın
aile fertlerimizden, çoluk çocuğumuzdan bile düşmanca tutum ve davranışlar görebileceğimizi, bizi fitneye düşürebileceklerini, ama yine de onlara hoşgörüyle, müsamaha ile, hatalarını affederek yaklaşmamızı tavsiye ediyor.

Sonra biz, Allah'a ve ahıret gününe inanan insanlarız. Biz birbirimizi bağışlamazsak, birbirimize müsamahalı ve hoşgörülü davranmazsak, yarın hesap gününde, Allah'ın huzurunda, Allah'tan bizi affetmesini nasıl talep edeceğiz. Rabbimiz bize "Peki sen benim için kimin kusurunu bağışladın?" diye sormaz mı? Geçmişte olup bitenleri, birbirimize yaptığımız zulüm, hata ve haksızlıkları büyütüp, bunları yeni düşmanlık ve zulümlere gerekçe kılmanın bize hiçbir gereği ve faydası yok.

Bu tutum bizi güçlendirmez, zayıflatır; birleştirmez, parçalar. Ama bu olayları enine boyuna inceleyip elekten süzgeçten geçirmeli, olayların önünü sonunu araştırarak görünen yüzün gerisindeki gerçek ve görünmeyen sebepleri iyice araştırmalı, hata ve yanlışlardan dersler çıkarmalı, bir daha o yanlışlara düşmemenin, birlik ve beraberlik içinde, daha iri, daha diri, ve daha güçlü olmanın yollarını aramalıyız.

Hem ben size bir şey daha söyleyeyim mi? Düşmanlığı, zulmü, haksızlığı, adaletsizliği hep uzaklarda ve dışarıda aramanın da bir alemi yok! Tarihe dönüp bir bakın! Türk'ün Türk'e, Arab'ın Arab'a yaptığını, belki de hiçbir yabancı onlara yapmamıştır. İşte, ölenlerin de öldürenlerin de hem Arap, hem de Müslüman olduğu, üstelik bu ümmetin en hayırlıları olan ashab-ı kiramın bile içine düşmekten kurtulamadığı büyük fitneler, işte Cemel ve Sıffin Savaşları, işte Kerbela Faciası ve daha niceleri…

Tarih boyunca kurulan Türk devletlerinden çoğunun, yine Türkler tarafından yıkıldığı da bir gerçek. Tarihteki olaylardan ibret almak, dostlukları pekiştirip geliştirmeye çalışmak, düşmanlıklara asla imkan ve fırsat tanımamak, başta Müslüman aydınlar, ilim ve fikir adamları, yetki ve sorumluluk sahipleri olmak üzere herkesin boynunun borcudur.

Yoksa Allah korusun, başımıza çok daha büyük felaketler, bela ve musibetler gelebilir. Bizim için bu hem hayat memat meselesi, hem de en önemli dini vecibelerden biridir. Cenab-ı Allah bize, müminlerin ancak kardeş olduğunu, birbirlerine asla düşman olamayacaklarını bildirdikten sonra, Müslüman kardeşlerimiz arasındaki anlaşmazlıkları çözmemizi, onların aralarını bulup düzeltmemizi, birbirlerine haksızlık yapmalarına, saldırıda bulunmalarına engel olmamızı emrediyor.

 
alt_banner