Hakikat ust_banner

sol_blok

Ana sayfa
 
KURAN-I KERİM

HADİSLER
İNCELEME - ARAŞTIRMA
GÜNDEM YAZILAR
BAŞKA HAKİKATLER
EKÜMENİK KUTSAL KİTAP
<< Tamamını Oku >>

Apokrif Kitaplar

Kitab-ı Mukaddes
 
Linkler
İletişim

"(Resûlüm) de ki:
Ey Ehl-i Kitap!
(Yahudi ve Hıristiyanlar!) Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze geliniz: Allah'tan başkasına tapmayalım; O'na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah'ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilahlaştırmasın. Eğer onlar, yine yüz çevirirlerse, işte o zaman; 'Şahit olunuz ki, biz Müslümanlarız' deyiniz."

(Âl-i İmran S., 64)

DAHA İYİ BİR BİLEN

Allah Resûlü'nün, çağındaki vârisi, âriflerin tacı Şâh-ı Nak­­şibend Hazretleri nin; "Her iki âlemin sultanı / Adem evla­dı­nın ha­kanı / Arşın, Kürsî'nin, Kalem'in ayı-güneşi / En büyük nur­dan bir kalb nuru," diye tavsif ettiği; "Iki ayağım bütün ev­li­ya­nın omuzları üzerindedir," dedirten ulvî bir makamın sa­hibi Gavsü'l-A'zam Abdülkadir Geylanî Hazretleri; "Beni, ben­den daha iyi bilen var," derse, artık daha kim -benlik iddiasıyla- kendi kendinin bileni ve rehberi olduğunu iddia edebilir?..

Cebrail'in(a.s.), Peygamber Efendimiz'e rehberlik yapması; ikisinin ilmî üstünlüğünü mukayese etmek için değil; -her hususta örnek olan- Allah Resulü'nün mutlak hakikate ermede insanlığa ve ümmetine bir örnek olması için­dir... " Andolsun, Allah'ın elçisinde sizin için, Allah'ı ve ahireti ar­zu eden ve Allah'ı çok zikreden kimseler için (uyulacak) en gü­zel bir örnek vardır ," (el-Ahzab, 21) ayet-i celilesi bu hakikati beyan ederek bizlere yol göstermektedir. O bakımdan; Al­lah Resulü, Cenab-ı Allah'a vasıl olmada daha iyi bir bilenin rehberliğine teslim olmanın vazgeçilmez bir sünneti oldu­ğu­nu göstermiştir.

Bu sırrı kavrayan fert ve cemiyetler, daima daha iyi bir gören ve bilen peygamber vârisleri ve Allah dostlarının eli­ne eteğine tutunmayı şiar edinmişler ve onlar; " Ey inananlar, Allah'tan korkun ve sadıklarla beraber olun ," (et-Tevbe, 119) emrinin gereğini yaşamışlardır.

Altı asır Islam'a ve insanlığa hizmeti tek gaye bilmiş yüce bir devletin kurucusu Osman Bey 'i, Şeyh Edebali 'siz; Pey­gamber müjdesine erişmiş bulunan Sultan Fatih 'i, Akşem­seddin 'siz; gönüller sultanı Mevlana 'yı, Şemsi Tebrizi 'siz; a­şıklar piri Yunus 'u, Taptuk Emre 'siz nasıl düşünebiliriz?..

"Taptuk'un tapusunda / Kul olduk kapusunda;

Yunus miskin çiğ idik / Piştik elhamdülillah," derken, Yu­nus neyi anlatıyordu?..

"Eşi bulunmaz bir gizli maden olmuşum; eşi bulunmaz bir de­niz olmuşum ben; Tebrizli Şems'i gördüm göreli!" diyen Mev­la­na , kimden söz ediyordu?..Ve;

"Enbiyâ vü evliyâya istinadım var benim;

Lutf-i Hak'tandır hemân, ümmîd-i feth u nusretim," sözle­riyle Sultan Fatih , fethin sırrı olarak hangi dayanaktan bah­se­diyordu?..

Ilginç bir tarihi tablo:

"Istanbul'u muhasara eden Fatih Sultan Mehmed 'in kar­şı­sına Istanbul surlarından daha müthiş bir mânia çıkmıştır. Fatih Sultan Mehmed Han, padişahlığının birinci senesinde devrinin ün­lü alimlerini ve devlet adamlarını Edirne'de topladı. Onlarla Is­tanbul'un fethini görüştü ve re'ylerini aldı. Hiçbiri fethe razı olmadı. Sebep olarak da; Istanbul'un fethinin ancak Mehdi 'ye nasib olacağını ileri sürdüler. Padişahı gazadan men eylediler. Ni­hayet Akşemseddin durumu öğrendi ve dedi ki: 'Istanbul'u ev­vela Sul­tan Mehmed Han fetheyleyecektir. Daha sonra frenkler alacaklar; Mehdi, işte onlardan Istanbul'u kurtaracak, fetheyleyecektir.' Bu kanaatini kabul ettirebilmek için alimlerle münakaşa ve mübahese etti. Fatih de bunun üzerine Akşemseddin'in sözüne itibar etti, inandı ve hazırlığa başladı. Istanbul'un fethi böyle nasib oldu." (Dr.Avni Ilhan, Mehdîlik, s.87-88)

Demek ki; bazı meselelerin mutlak halli için sözü ve ka­ra­rı muteber, daha iyi bir bilene muhakkak ihtiyaç var. Za­hiri bilgiler ve salt mantık, bazı meselelerde yeterli ol­mu­yor...Ötelerden haberdar, gaiblerle irtibatlı mana erlerine, basiret sahibi mürşid-i kamillere her zaman muhtacız. Ta­rih şahittir ki; mutlak zaferler hep böyle kazanılmış ve böyle ka­­zanılmaktadır...

Inananların başıboşluktan; kin, nefret, hatta düşmanlı­ğa kadar varabilen ihtilaflardan kurtulabilmesi; benlikten sıy­rılarak, ehliyetli gerçek Allah dostlarının eteğine tutunmakla ve terbiyesinde yetişmekle mümkün olacaktır. Bu da, Allah nizamının yeniden hayata hakim olması ve insanlığın kurtuluşu demektir. Asrın yanık ve çileli şairinin 'büyük randevu' yaklaşırken bile haykırdığı gerçek bu değil miydi?:

"Kayalıklı boğazlarda yön arayan bir gemi,

Usta kaptan kılavuza varılmadan geçilmez.

Geçitlerin, kilitlerin yalnız O'nda şifresi,

Işte, işte o eteğe sarılmadan geçilmez!.." (Necip F. Kısakürek)

Bununla birlikte; mürşid-i kamilleri, âlemlerin Rabbi karşısında acziyet ve kulluklarının daimi şuuruna ermiş ve in­sanlara sadece Allah'a kulluk yolunu gösteren örnek ve eh­liyetli eğitimciler olarak görmenin ötesinde; her­şe­yi/mü­ri­di­nin her halini her zaman bilen/gören, asla ya­nıl­mayan, lâ-yüs'el (yaptıklarından sorumlu olmayan) -adeta- yar­dım­cı bi­rer ilah sayma küfrüne düşmekten de Allah'a sığı­nırız.

Allah Resulü tarafından -hayatta iken- cennetle müjdelenmesine rağmen Hz.Ömer(r.a.) bile, Dicle kenarında bir kurt bir koyunu aşırşa, ilahi adalet karşısında kendisini bundan sorumlu tutarken ve mescitte hutbe esnasında, sır­tındaki gömleği nasıl temin ettiğini soran aciz bir mümine, ce­maatin huzurunda bunun hesabını verirken; kendini Al­lah dostu, mürşit hatta ‘kutup' zanneden ve asla itiraza ta­hammül edemeyen (itiraz edenler, hain sayılır ve dışlanır) ve -a­de­ta- "sizin en büyük tanrınız benim!" diyen çağdaş Firavun­lar­dan Al­lah'a sığınırız.

Gerçek tasavvuf, korku ile ümit arasında (beyne'l-havfi ve'r-racâ) yaşamayı telkin ederken; zavallı müritlerini son ne­fes ve cennet garantisi zehabına sevk eden ; bu garantiye karşılık aile efradının ve kendisinin her türlü hizmetini mü­ritlerine gördüren; kul hakkı yemekten asla çekinmeyen -bu günahlarla cennetin kokusunu bile alamayacağı kesin olan- çağdaş Nemrutlardan da Allah'a sığınırız.

Tasavvufun, (nefs terbiyesi için; Allah'ın sevdiği örnek bir kul ile hayal dünyasında/mana âleminde daima beraber olarak, o­nun ahlakıyla ahlaklanmak ve Allah'a gerçek kul olmayı kolaylaştırmak için) vaz geçilmez ve hassas kavramlarından biri olan ' rabıta 'yı, müritlerinin manevi eğitimleri için müsbet bir me­tot olarak kullanma yerine; onları körükörüne ken­dine bağlayarak (neredeyse kendine taptırarak) sömürü dü­zen­le­ri­ni devam ettirmek için kullanan şirk ehlinin şerrin­den, ken­dinden başka hiçbir ilah olmayan Allah'a sığınırız.

Bu gibi insanlar ve onların zavallı (ya da kasıtlı) savu­nu­cu­ları, tasavvuf yolunun yüz karaları ve gerçek kulluk yolunda insanların önünde en büyük, en tehlikeli engellerdir.

"(Ya Rabbi!) Yalnızca Sana ibadet eder ve yalnızca Sen'­den yardım di­leriz. / Bizi doğru yola ilet; kendilerine nimet ver­dikle­ri­nin(gerçek Allah dostlarının) yoluna. Gazaba uğ­ra­yanların ve sapmışlarınkine değil ." (el-Fatiha, 4-7)
 
alt_banner