Hakikat ust_banner

sol_blok

Ana sayfa
 
KURAN-I KERİM

HADİSLER
İNCELEME - ARAŞTIRMA
GÜNDEM YAZILAR
BAŞKA HAKİKATLER
EKÜMENİK KUTSAL KİTAP
<< Tamamını Oku >>

Apokrif Kitaplar

Kitab-ı Mukaddes
 
Linkler
İletişim

"(Resûlüm) de ki:
Ey Ehl-i Kitap!
(Yahudi ve Hıristiyanlar!) Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze geliniz: Allah'tan başkasına tapmayalım; O'na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah'ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilahlaştırmasın. Eğer onlar, yine yüz çevirirlerse, işte o zaman; 'Şahit olunuz ki, biz Müslümanlarız' deyiniz."

(Âl-i İmran S., 64)

İSLAMİYET İÇİNDE ALEVİLİK

Doç. Dr . Abdülaziz Bayındır

Ahmed b. Hanbel Hz.Ali radıyellahü anh'tan şunu rivayet etmiştir:

“Beni, Resulüllah sallallahü aleyhi ve sellem çağırdı ve buyurdu ki; ‘ Sende Isâ'ya benzer bir yön vardır. Yahudiler onu öylesine horlamışlardır ki, anasına iftira bile etmişlerdir. Hıristiyanlar da öylesine sevmişlerdir ki, onu kendisine layık olmayan bir yere indirmişlerdir.' (Hz. Ali şöyle devam etti:) Dikkat edin, iki grup, benim hakkımda kendilerini gerçekten mahvedeceklerdir: Birisi sevenlerdir ki, beni bende olmayan şeylerle öveceklerdir. Diğeri de horlayanlardır ki, bana olan kinleri onları bana iftiraya zorlayacaktır. Bakın, ben peygamber değilim. Bana vahiy gelmez. Ama ben gücümün yettiği kadar Allah'ın kitabına ve Resulüllah'ın sünnetine uygun iş yaparım. Size, Allah'a boyun eğmeyi emrettiğim sürece- hoşunuza gitse de gitmese de bana boyun eğemek görevinizdir.”(Ahmed b. Hanbel, Müsned, I/160)

Hz.Ali hakkında aşırılık edenler iki gruptur: Biri, ona aşırı sevgi besleyenler; diğeri de, onu aşırı derecede horlayanlardır. Hz. Ali'nin ifadesi ile; “bunların her ikisi de kendilerini mahvetmişlerdir.”

I- HZ.ALİ'Yİ AŞIRI SEVENLER

Bunlar, Hz.Ali ve evladı ile ilgili çeşitli iddialarda bulunmuşlardır:

A- Halifelik Yalnız Hz.Ali ve Evladının Hakkıdır.

Bilindiği gibi; Islam öncesi Arap yarımadasında halk kabileler halinde yönetiliyordu. Her kabilenin bir reisi vardı. Kabile reisliği babadan oğlu geçerdi. Müslümanların komşuları olan Iran, Bizans ve Habeşistan da krallıkla yönetilmekteydi. Krallığın da babadan oğula geçen bir sistem olduğunu biliyoruz. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, hem bir peygamber hem de devlet başkanı idi. Hz.Peygamberin hanedanı içinde başkanlığa en yakın kişi şüphesiz Hz.Ali idi. Çünkü o; hem amcasının oğlu, hem damadı, hem de bütün hayatını Hz.Peygamber ile birlikte geçirmiş bir şahsiyetti. Kur'an ve Sünneti de çok iyi biliyordu. Bu sebeple; insanlardan bir kısmının Hz.Peygamberden sonra onu halife görmek istemeleri normaldi. Hz.Ali'nin halife seçimindeki hoşnutsuzluğunu da, böyle bir görüş ve ictihada bağlamak gerekir.

Bugün de insanlar, bunca yaygın propagandaya ragmen hanedanlık düşüncesinden uzaklaştırılamamaktadırlar. Osmanlılar, neredeyse bir asra yakındır tarih sahnesinden silinmiş ve saltanata mensup kimseler sürgün edilmiş olmasına rağmen, bu gün o hanedandan olan kişilerin söz ve davranışlarını halk ilgi ile izlemektedir. Eğer onlardan birisi siyasete soyunacak olsa eminim ki, kolaylıkla seçimi kazanacaktır. Erdal Inönü'nün SHP nin genel başkanı olmasının, Inönü soyadıyla olan ilgisi inkar olunamaz. Aynı şey Menderes ailesi için de söylenebilir. Amerika'da Kennedy ailesinin hala önemli olması silinemeyen bu hanedanlık düşüncesiyle yakından ilgilidir.

Fakat ne Kur'an'da ne de hadis-i şeriflerde, devletin şekliyle ilgili emredici bir hüküm vardır. Kur'an, egemenliğin Allah'a ait olduğunu ilan eder. Bununla ilgili çok sayıda ayet ve bir de Mülk Sûresi vardır. Bu sûrenin ilk ayeti şöyledir :

"Ne yücedir O ki; mülk O'nun elindedir ve O'nun herşeye gücü yeter."(Mülk 67/1)

‘Mülk' kelimesi; egemenlik, saltanat ve sahiplik anlamına gelir.[1]

Allah, egemenliğine kimseyi ortak etmez:

"O Allah ki, göklerin ve yerin egemenliği yalnız O'nundur. Kendisi için bir çocuk edinmemiştir. Egemenlikte bir ortağı da yoktur. Herşeyi O yaratmış, her birine bir ölçü ve düzen vermiştir."(Furkân 25/2)

Insanlara egemenliği veren Allah'tır:

"Deki; ey egemenliğin sahibi olan Allah'ım! Sen, kime dilersen egemenliği ona verirsin; kimden dilersen egemenliği ondan alırsın. Sen, kimi dilersen onu yükseltirsin, kimi dilersen onu da alçaltırsın. Iyilik etmek, yalnız Senin elindedir. Çünkü Senin gücün herşeye yeter."(Al-i Imrân 3/26)

Allah Teâlâ, insanları değerli yarattığını ve birçok şeyi onların emrine verdiğini beyan etmektedir:

"Ademoğullarına gerçekten çok değer verdik. Onları karada ve denizde taşıdık ve güzel şeylerle rızıklandırdık. Yarattıklarımızın bir çoğundan da üstün kıldık."(Isra 17/70)

Insanların en değerli olanının kim olduğunu da Allah Teâlâ açıklamıştır:

"Ey insanlar! Biz, sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Birbirinizle tanışasınız diye sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, takvâsı en iyi olanınızdır."(Hucurât 49/13)

Bir çokları da, bu ayetlere bakarak hanedanlığın önemli olmadığı kanaatine varabilir.

Hz.Ali'yi halifelik makamına daha layık görmenin yadırganacak bir tarafı yoktur. Ama bunu normal bir görüş farklılığı görmeyip Hz.Ali'nin de bizzat biat ettigi halifeleri zalim ve gâsıp saymak bir aşırılıktır. Halbu ki, Hz.Ali'nin bu zatlarla ilgili güzel sözleri vardır.

Buhârî'nin rivayetine göre Muhammed b. el-Hanefiyye diyor ki; “Babama (Hz. Ali kerremellahü veche'ye) sordum: Resulüllah sallallahü aleyhi ve sellemden sonra insanların en üstünü kimdir? Dedi ki; ‘Ebubekr'dir.' Ondan sonra kimdir? dedim. Dedi ki; ‘Ömer'dir.' Bundan sonrakinin Osman olduğunu söylemesinden korkarak dedim ki; ‘Sonra da sensin.' Dedi ki; ‘Ben, başka değil, sadece Müslümanlardan biriyim.'"(Buhârî, Fedâilü's-Sahabe, 5)

Bilindigi gibi bugün Şia, Hz.Ali'nin halifeliğini bir iman meselesi saymaktadır. Onlara göre; imanın şartlarından biri de, Hz.Ali'nin ve soyundan gelenlerin Hz. Peygamberden sonra halife olduklarına inanmaktır.[2] Ezan okurken "Eşhedü enne Aliyye veliyyullah," demeleri, bu inanç esasını ilan etmekten başka bir şey değildir.

B- İmamın Masum Olması

Yanızca Hz.Ali ve soyundan gelenlerin halife olabilmesi ve onun dışındakilerin böyle bir yetkiye sahip olamamaları inancı, insanları bir başka aşırılığa sürüklemiştir. Bu aşırılık; Hz.Ali ve soyundan gelen imamların masum olmaları inancıdır. Çünkü halifeliğin, bunların hakkı olması için başkalarından farklılandırılmalarına ihtiyaç duyulmaktadır. Aşağıdaki ifadeler, bugün Iran'da yaygın olan Şia'nin inancıdır:

"Imamın da, peygamber gibi içte, dışta, görünürde, gizlilikte, bütün kötü ve pis şeylerden, doğumundan vefatına dek masum olduğuna inanıyoruz. Imam, imametten önce, sonra, soy-boy şerefi bakımından en yüce ve temiz kişi olup her türlü kötülükten, suçtan, yanılmadan, yanlış iş görmeden, unutmadan ve her türlü aşağılık şeylerden masundur.”[3]

Imamlar için gösterilen bu özellikler, Hz.Peygamberde yoktur. Çünkü O'nun yanılıp hata ettiğine dair Kur'an-i Kerim'in açık ifadeleri vardır. (Hz.Peygamberin, vahiyle ilgili olmayan dünyevi hususlarda -insan olması hasebiyle- bazen hataya meylettiği olmuştur -ki buna doğrudan hata demek yerine ‘ayak sürçmesi' anlamında Islam âlimleri edeben ‘zelle' demişlerdir. Yoksa Peygamberler, diğer insanlar gibi hata işlemekten korunmuştur. H.B.)

Peygamberimiz, vahiy gelmeyince Ashab ile istişarelerde bulunurdu. Bu istişarelerde yalnış kararlara vardığı da olurdu.

Hz.Ömer radıyellahu anh anlatıyor:

“Bedir savaşında esirler alınınca, Hz.Peygamber(s.a.v.) Hz. Ebûbekr ve Ömer'e; ‘Bu esirlerle ilgili görüşünüz nedir?' diye sordu. Hz.Ebûbekr dedi ki; ‘Ey Allah'ın nebisi, bunlar amcaoğullarımız ve soydaşlarımızdır. Onlardan fidye almanı uygun görüyorum; böylece kafirlere karşı güçlenmiş oluruz. Belki Allah ilerisinde onlara Müslüman olmayı nasibeder.'

Hz.Peygamber(s.a.v.); ‘Senin görüşün nedir Hattaboğlu?' diye sordu. Dedim ki; ‘Hayır; vallahi ya Resulallah, ben Ebûbekr'in görüşüne katılmıyorum; benim görüşüm şudur: Izin ver onların boyunlarını vuralım. Akîl'i(kardeşi), Ali'ye bırak boynunu vursun; şu akrabamı da bana bırak boynunu vurayım. Çünkü bunlar küfrün liderleri ve ileri gelenleridir.'

Hz.Peygamber(s.a.v.) Ebûbekr'in görüşünü benimsedi, benim görüşümü benimsemedi. Ertesi gün geldim, birde gördüm ki; Hz.Peygamber(s.a.v.) ile Ebûbekr oturmuş ağlıyorlar. Dedim ki; ‘Ya Resulallah! Söylesene, sen ve arkadaşın niçin ağlıyorsunuz? Eğer ağlamaya değer görürsem ben de ağlarım, ağlamaya değer görmezsem sizinle ağlar gibi gözükürüm.' Hz.Peygamber(s.a.v.) buyurdu ki; ‘Arkadaşlarının esirlerden fidye alınması yolunda bana sundukları görüşe ağlıyorum. Çünkü onlara azabın şu ağaçtan daha yakın bir şekilde geldiği bana gösterildi. Allahü Teâlâ şu ayeti indirdi: ‘Yeryüzünde düşmanını ezmedikçe hiçbir peygamberin esirler alması doğru olmaz. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz. Halbuki, Allah öbür dünyayı diliyor. Allah güçlüdür, hakîmdir. Eğer daha önceden Allah tarafından verilmiş bir hüküm olmasaydı aldıklarınızdan ötürü size büyük azab dokunurdu.'”(Enfal 8/67,68)[4]

Demek ki, olayların arkasındaki gerçeği Hz.Peygamber de, Hz.Ebubekr de görememiştir. Çünkü bunların her ikisi de insandır ve faziletli olmaları yanılmalarına mani olmaz. Ancak şu var ki; Cenab-ı Hak, Hz.Peygamberin yanıldığı hususları, ona gönderdiği vahiyle düzeltir ve ondan bize düzeltilmiş olarak intikal eder.

Ne kadar üstün bilgiye ve fazilete sahip olursa olsun herkesin yanılabileceği düşüncesi; Kitap ve Sünnette açıkca belirtilenler dışındaki her görüşün tenkide tabi tutulmasına yol açmış ve Islam'da ihtilaflı her meselenin daima Kitap ve Sünnet ışığında çözülmesine sebep olmuştur.

C- İmamın Sıfatları ve Bilgisi

Imam hayali bir şahsiyet haline getirildikten sonra onun için çok şeyler söylenmeye başlanmıştır. Işte Iran'daki Şiilerin imamla ilgili inançlarından bir bölüm daha:

"Imamın ilahi hükümlere, ilahî marifete, bütün bilgilere sahip olması peygamber yahut kendisinden önceki imam vasıtasıyladır. Yepyeni şey hakkında da imam, Allah Teâlânın ona ihsan ettiği kudsi kuvvetle, ilham yoluyla gereği gibi hükmeder, o şeyi künhüyle anlar, bilir. Bir şeye yönelirse, onu bilmek dilerse o şey hakkında ancak gerçeği bilir, yanılmaz, şüpheye düşmez; bu hususta akli delillere, yahut belletenlerin belletmesine ihtiyaç yoktur; bilgisi iktiza edince daha da derinleşir, daha da ziyadeleşir ve bu yüzdendir ki Resul-i Ekrem'e, ‘Rabbim bilgimi ziyade et.' demesi emir buyurulmuştur."

".... Imam herhangi bir şeyi bilmek dilerse; o işin bütün gerçeği tozdan pasdan arınmış, yapımı güzel bir aynaya, karşısındaki şeyler, nasıl akseder, olduğu gibi görünürse Imamın gönlüne de böyle akseder, görünür. "

"..... Hiç biri bir muallime gitmemiş, bir mürebbiden bir şey öğrenmemiştir; hatta okumayı, yazmayı bile talim yoluyla elde ettiklerine dair bir rivayet mevcut değildir. Hiç biri, bir hocadan ders görmemiş, hiç biri bir mektebe, bir medreseye gitmemiştir. Böyle olduğu halde kendilerine bir şey sorulunca ona derhal ve en doğru cevabı vermedeleri, dillerine, bilmiyorum sözü gelmediği gibi cevap vermek için düşünmeleri, yahut cevabı bir müddet sonraya tehirleri de vaki değildir..."[5]

Bu özellikler de, Hz.Peygamberde bulunmayan özelliklerdir. Çünkü bunlar, onu beşer olmaktan çıkarır. Insanların bir kısmı Hz.Peygamberde bir insan üstülük görmek istemişler, sıradan bir insanın peygamber olamayacağını zannetmişlerdi. Kur'an-ı Kerim bu durumu şöyle bildirmektedir:

"Dediler ki; ‘Yerden bize bir pınar fışkırtmadıkça sana inanacak değiliz. Veya senin hurma bahçen ve üzüm bağın olur, arasından gürül gürül ırmaklar akıtırsın. Yahut kuruntusunu ettiğin gibi gökyüzünü üstümüze parça parça düşürür veya Allah ile melekleri karşımıza getirirsin. Yahut ta senin altından bir evin olur veya göğe çıkarsın. Bize okuyacağımız bir kitap getirmedikçe göğe çıktığına da inanacak değiliz ya!' De ki; ‘Rabbımı tenzih ederim. Ben, Allah'ın elçi olarak gönderdiği bir beşerden başka neyim ki!?' Zaten karşılarına doğru yol çıkınca, insanları ona inanmaktan alıkoyan sadece onların şu sözleridir: ‘Allah, elçi olarak bir beşeri mi gönderir?'"(Isrâ 17/90-94)

Hıristiyanlar, Hz.Isa'ya olan aşırı bağlılıklarından dolayı onu Allah'ın oğlu kabul etmişler; Tanrının, Hz.Isa'nın şahsında insan kılığına büründüğünü söylemişlerdir.

Hz.Peygamberin beşer olma özelliğini ilk müminler çok iyi kavradıkları için vahiy gelmeyen konularda ona itiraz ediyor ve karşı görüşlerini belirtiyorlardı. Meselâ bunlardan biri, Bedir savaşında olmuştur. Hz.Peygamber, ordusunu akşam üzeri, Bedir sularından Medine'ye en yakın olanının başına kondurmuştu. Burada el-Habbâb b. el-Münzir, bir askeri uzman olarak kalktı ve dedi ki; "Ya Resulellah! Bu karargaha baksana, buraya seni Allah mı kondurdu. Buradan ileri veya geri gitmeye hakkımız yok mudur? Yoksa bu bir görüş, bir strateji, bir harp hilesi midir?” Hz.Peygamber buyurdu ki; "Bu bir görüş, bir strateji ve harp hilesidir." Dedi ki; “Ya Resulellah! Burası uygun bir yer değildir. Orduyu kaldır, Kureyş'e en yakın kuyunun başına gidip konaklayalım. Gerideki kuyuların içini tahrip edelim. Sonra bir havuz yapıp içini su dolduralım. Sonra onlarla savaşalım. Biz su içeriz, onlar içemezler." Peygamberimiz buyurdu ki, "Doğru bir görüş belirttin."[6]

D- İmamlara İtaat

Imamlara kayıtsız şartsız itaat edilmesi ön görülmektedir. Bu konuda da Iran Şiilerinin inançlarından nakilde bulunalım :

"Onların buyrukları, Allah Teâlâ'nın buyruklarıdır. Nehiyleri, O'nun nehyidir. Onlara itaat, Allah'a itaattır. Onlara isyan Allah'a isyandır. Onları seven Allah'ı sever. Onlara düşman olan Allah'a da düşman olur..."[7]

Hıristiyanlar, Hz.Isa'daki uluhiyet ruhunun papaya, papaza, kardinale ve rahibe geçtiğine inanmaktadırlar. Bunların Allah'tan ilham aldıkları ve asla yanılmayacakları kabul edilmekte ve onlara kayıtsız şartsız itaat edilmesi istenmektedir. Bu bir aşırılıktır.

Hz.Ali ve evladına karşı da aşırı davranıldığı görülmektedir. Halifeler yani imamlar, yeryüzünde Allah'ın bir memurudurlar. Uyacakları talimatı da Hz.Peygamber getirmiştir. Bu da, Kur'an-ı Kerim ve Hz.Peygamberin söz ve uygulamalarıdır.

Allah Teâlâ hazretleri şöyle buyuruyor:

“Ey inananlar! Allah'a boyun eğin, onun Elçisine ve sizden olan yetkililere boyun eğin. Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız, bir konu üzerinde anlaşamayınca onu hemen Allah'a ve Elçisine bırakırsınız. Bu hem hayırlı, hem de sonucu daha güzel bir tutumdur.”(Nisa 4/59)

Ayeti Arapça'daki dizilişine göre tercüme edecek olursak şöyle dememiz gerekir: "Ey inananlar! Allah'a boyun eğin, onun Elçisine boyun eğin, sizden olan yetkililere de..." Burada, yetkililere boyun eğme emri, Allah'ın elçisine boyun eğme emrine bağlantılı olarak verilmiştir.

Peygamberlere kayıtsız şartsız boyun eğilir. Ama bundan, yetkililerimize de kayıtsız şartsız boyun eğmemiz gerektiği anlaşılamaz. Çünkü peygamberlerin, hiç bir konuda Allah'a isyan etmeyeceğini biliyoruz. Ama yetkililerimiz, bir paygamber gibi günahsız olamazlar. Bir hadis-i şerifte şöyle buyuruluyor:

"Yaratıcıya ısyan olan yerde yaratılmışa boyun eğilmez." (Müslim, imaret 39; Ebû Davud, cihad 87) Bir diğer hadis-i şerifte de şöyle buyuruluyor:

"Boyun eğme sadece ma'rufta olur."(Buharî, ahkâm 4, Müslim, imaret 39-40) Maruf, Kur'an'a, sünnete ve geleneğe uygun şey demektir. Bu sebeple; yetkilinin Islam yasalarına aykırı emri, kişiyi sorumluluktan kurtaramaz.

Ali b. Ebî Talib radiyellahü anh şöyle demiştir:

"Imamın görevi; Allah'ın indirdiği ile hükmetmek ve emaneti yerine getirmektir. Böyle yaparsa, vatandaşların onu dinlemesi ve ona boyun eğmesi gerekir. "[8]

Halifeye kayıtsız şartsız boyun eğmenin bir inanç haline gelmesi bu konuda denetim görevinin tamamen ortadan kalkması demek olur.

E- Ric'at İnancı

Imamların ölümlerini kabul etmek istemedikleri için bazı Aleviler, ric'ata veya ruh göçüne inanmışlardır.

Iran Şiileri, ric'ata inanır ve bunu şöyle açıklarlar:

"Imamiyenin, Ehl-i Beyt'ten gelen rivayetlere göre, Allah Teâlâ'nın ölenlerin bir bölümünü öldükleri surette dünyaya getireceğine, böylece de bir bölüğün yüceltileceğine, bir bölüğün alçaltılacağına, gerçeklerin haklı olduklarının, zalimlerin haksız bulunduklarının meydana çıkacağına inançları vardır."

"Dünyaya döndürülecek kişiler, imanda en üstün olanlarla fesadda en aşağı derecede bulunanlardır.."[9]

F- Takiyye İnancı

Bu inanç şöyle açıklanmaktadır :

“Takiyye, bir toplumdan yahut birinden çeşitli suretlerde korunmak, mensub olduğu zümreyi o zümrenin malını canını, inancını zarardan emin etmektir. Bu, kendilerinden ve kendilerine uyanlardan zararı uzaklaştırmak, canlarını korumak, Müslümanların düzeninini ve birliklerini sağlamak için Ehl-i Beyt'in şiarıdır.” [10]

Takiyyenin sebep olduğu aşırılıklar:

Hz.Ali'nin 30 sene takiyye yaptığı, düşman olduğu halde dost göründüğü iddia ediliyor. Bu onun -haşa- hilekar, ikiyüzlü ve münafık tipli olduğu kanaatini vermez mi?

Diğer taraftan; Hz.Ali'nin ve Ehl-i Beyt'in dışında olanlar, onlara düşman oldukları halde iki yüzlülükle onlara dost görünmüş olmazlar mı? Sonuçta; Resulüllah'ın bütün ashabı münafık ve ikiyüzlü/ içi başka dışı başka kişiler durumuna düşmez mi? O zaman Hz.Peygamber(s.a.v.), kendi ashabını ikiyüzlü bir şekilde yetiştirmiş demektir. Halbu ki, Allahü Teâlâ Hazretleri, bu konuda şöyle buyuruyor :

"Muhammed, Allah'ın elçisidir. Kendisiyle birlikte olanlar kafirlere karşı sert, birbirlerine karşı ince kalplidirler. Onları rükuda ve secdede görürüsün. Allah'ın bir lutfunu ve bir rızasını ararlar. Yüzlerinde secde izinden nişanları vardır. Bu, onların Tevrat'taki özelliğidir. Incil'deki özellikleri de şöyledir: Onlar filizini çıkarmış, onu güçlendirmiş, kalınlaştırmış ve sapı üzerine dimdik duran bir ekine benzerler. Bu, ekincileri sevindirir. Bütün bunlar, onlar karşısında kafirler öfkelensin diyedir. Allah, o kafirlerin içinden inanıp ve iyi işler yapanlara da hem bağış, hem de büyük bir ödül vadetmiştir."(Fetih 48/29)

II- HZ. ALİ'Yİ AŞIRI HORLAYANLAR

Hz.Ali'yi aşırı horlayanların başında Haricîler gelir. Bunlar, başlangıçta Hz.Ali taraftarı idiler. Hz.Ali ile Muaviye arasında çıkan Sıffîn Savaşında; Muaviye, kaçmaya yeltendiği bir sırada bu zor durumdan kurtulmak için hakem tayini düşüncesini ortaya attı. Muaviye'nin ordusu, Kur'an-ı Kerim'i havaya kaldırdı. Fakat Hz. Ali savaşa devamda kararlıydı. Daha sonra Haricî adını alan bir grup, önce Hz.Ali'yi hakem tayinine ve belirli bir hakemi kabul etmeye zorladıkları halde daha sonra hakeme baş vurmayı büyük bir günah saydılar. Hz.Ali'nin, işlemiş olduğu bu günahtan dolayı tevbe etmesini istediler. Çünkü onlara göre; Hz.Ali hakeme başvurmakla küfre girmişti. Nitekim kendileri de bu sebeple kafir olduklarını ve tevbe ederek yeniden Islam'a girdiklerini sanıyorlardı. Haricilerden bir kısmı, Hz.Ali'ye tabi olanları da müşriklikle suçluyorlardı.[11]

SONUÇ

İnsanlar, Allah'ın kulu; Allah da, insanların Rabbıdır.

Kul kelimesinin arapçası abd'dır. Kul ve köle anlamına gelir. Rab kelimesinin Türkçesi de, sahip demektir. Günümüz Arapçasında rabb kelimesi, bu anlamda kullanılmaktadır. Mesela kapital sahibine rabb'ül-mâl denir. Islam Hukuku ile ilgili kitaplarda bu terim vardır. Köle efendisine "rabbım," diye hitabeder. Hz.Yusuf'un, kardeşleri tarafından kuyuya atılmasından sonra Mısır hükümdarına köle olarak satıldığını biliyoruz. Hükümdarın karısı Hz.Yusuf ile ilişkiye girmek istediği zaman o, Allah'a sığınmış ve kadının kocası için şöyle demişti : "O, benim rabbımdır; beni çok iyi barındırmıştır."(Yusuf 12/23)

Abd ve Rab kelimeleri, kişi ile Allah arasındaki ilişkileri belirleme hususunda gözümüzün önüne bir örnek getirmektedir. Efendi ve köleyi düşünelim. Efendi, kölesi üzerinde tam bir egemenliğe sahiptir. Köle, efendisine kayıtsız şartsız boyun eğmek zorundadır. Onun malı üzerinde de, şahsı üzerinde de bir yetkisi yoktur. O, ancak efendisinin verdiği yetkiyi kullanabilir. Baba-oğul ilişkisi ise farklıdır. Oğul, babasının varisi, mülkünde az çok söz sahibi ve kendiliğinden bazı şeyleri yapmaya yetkilidir. Işte Allah ile kul arasındaki ilişki bir baba oğul ilişkisi değil, köle ve efendi ilişkisi gibidir. Allah'ın yetki vermediği bir konuda hiç kimse kendini yetkili sayamaz. Tek yetki kaynağı Allah Teâlâ'dır. Hz.Muhammed(s.a.v.) de, O'nun kuludur. Kelime-i şehadet getirirken Hz.Peygamberin, Allah'ın kulu olduğunu öncelikle vurgular sonra onun elçisi olduğuna inandığımızı söyleriz.

Insanlar hep bu noktada yanılırlar. Allah'ın hiç kimseye vermediği yetkiyi, kendi kuruntularına göre bazılarına tanır; onları Allah'ın egemenliğine ortak ederler. Hıristiyanlar, Hz.Isa'ya Allah'ın oğlu demiş ve onu tanrılaştırmışlardır. Yahudiler, kendileri için Allah'ın oğulları ve sevgilileri diyerek[12] zaman zaman Tevrat'ı değiştirmekte, Allah'a ait olan yetkileri her defasında daraltmaktadırlar. Kimileri, melekleri Allah'ın kızları sanmış; kimileri ise, bir kısım velilere tasarruf yetkisi tanıyarak insanları onlar arasında paylaştırmışlardır. Bazıları da, kendilerini Allah'ın bir temsilcisi sayar, kendilerine gösterilen saygının aslında Allah'a gösterilmiş olacağını söyler ve insanları Allah'a ait olan egemenlik konusunda yanıltırlar. Bu iddiaların hepsi de delilsiz olduğu için birer sapıklıktan başka bir şey değildir. Bazıları da, Allah'ın bazı kişilerin kılığına girdiğini ileri sürmüşler ve bu yolla sevdikleri bir kısım kişilere kutsallık vermeye çalışmışlardır. Bugün bir kısım Aleviler arasında telaffuz edilen ‘Ali sırrı' bu anlamı çağrıştırmaktadır. Bunlardan hiçbirinin bir belgesi yoktur. Allah'ın egemenliğini daraltma çabaları, Kur'an-ı kerimde şirk olarak tanımlanmış ve bu, bağışlanmaz bir suç sayılmıştır:

"Allah, kendisine ortak koşulmasını hiçbir şekilde bağışlamaz. Bunun dışındakini, dilediği kimse için bağışlar. Kim, Allah'a ortak koşarsa, gerçekten pek büyük bir günah uydurmuş olur." (Nisa 4/48)

Insanların Kur'an-ı Kerim karşısındaki tutumları farklıdır. Bazıları içtenlikle Kur'an'a uymak ister, bu yolda elinden geleni esirgemez; malını, canını ve herşeyini feda etmekten zevk duyar. Bazıları da, Kur'an'ı kendine uydurmak ister. Müteşabih ayetlere bel bağlayarak arzusuna uygun yorumlar çıkarmaya çalışır.

"Sana vahyettiğimiz Kitap, gerçeğin ta kendisidir. Kendinden öncekileri de doğrulamaktadır. Allah, kullarından, kesinkes haberdardır ve onları görmektedir. / Sonra bu Kitab'ı kullarımız içinden seçtiklerimize bıraktık. Onlardan kimi, kendini yanlışa sürükler; kimi, orta yolu tutturur; kimi de, Allah'ın izniyle hayırlarda öne geçmek için yarışır. Işte faziletin büyüğü budur."(Fâtır 35/31-32)

"Sana Kitab'ı indiren O'dur. Onun bir kısım ayetleri (muhkem) açık anlamlıdır. Bunlar Kitab'ın temelidir. Diğerleri de, bir çok anlama çekilebilen ayetlerdir. Işte yüreklerinde yamukluk olan kimseler, fitne çıkarmak ve ayetleri kendilerine göre yorumlayabilmek için birçok anlama çekilebilen (müteşabih) ayetlere bel bağlarlar. Oysaki; o ayetlerin yorumlanmasını Allah'tan başkası bilmez. Ilimde derinleşmiş olanlar ise şöyle derler: ‘Biz, bu Kitab'a inandık; hepsi de Rabbımızın katından gelmedir.' Bunu ancak sağduyu sahipleri anlayabilir."(Al-i Imrân 3/7)

***

Hz.Ali ile ilgili tartışmaların çoğu Hz.Ali'nin kabul edebileceği tartışmalar değildir. Madem onu, Hz.Peygamber, Hz.Isa'ya benzetmiş; konuyu Hz. Isa ile ilgili bir ayetle bitirelim:

"Allah şöyle demişti: ‘Ey Meryem oğlu Isa! Insanlara Allah'ı bırakın da, beni ve anamı iki tanrı edinin diyen sen misin?' Demişti ki; ‘Haşa, Sen yücesin; hakkım olmayan bir sözü söylemek bana yakışmaz. Eğer onu söylemişsem, elbette bilirsin. Sen, bende olanı bilirsin ama ben, Sende olanı bilmem. Çünkü gizlileri bilen yalnız Sensin.' / Sen, bana ne emrettiysen ben, onlara yalnız onu söyledim. Benim de Rabbım, sizin de Rabbınız olan Allah'a kuluk edin, dedim. Içlerinde bulunduğum sürece onları gözetiyordum. Beni vefat ettirince artık onlar üzerine denetleyici yalnız Sen oldun. Sen her şeyi görüp gözetirsin.'"(Mâide 5/116-ll7) [Doç.Dr.Abdülaziz Bayındır / Bu yazı, ll. l2. l994 günü, Milli Gençlik Vakfı Ümraniye Şubesi tarafından düzenlenen ve Ümraniye'de Belediye Sinema Salonunda yapılan Alvilik toplantısı sebebiyle hazırlanmıştır. / Toplantıya katılanlar: Doç.Dr.Abdülaziz Bayındır, Doç.Dr.Mustafa Öz(Marmara Ü. Ilahiyat Fak. Öğretim Üyesi) Cemal Şahin(Çorum Milletvekili), Muharrem Naci.]

KAYNAKLAR

[1]: Ibn Manzûr, Lisan'ül-Arab, Beyrut c. l0 s. 492
[2]: Muhammed Rıza'l-Muzaffer, Akâid'ül-Imâmiyye; Abdülbakî Gölpınarlıt
arafından ‘Şia Inançları' adıyla tercüme ve neşredilmiştir. Ist.- l978, s. 50)
[3]: Muhammed Rıza el-Muzaffer, a.g.e. s. 51
[4]: Müslim, Cihad, 58
[5]: Muhammed Rıza el-Muzaffer, a.g.e. s. 52-53
[6]: (Hâtemü'l-Enbiya Hz.Muhammed ve Hayatı, A.Himmet Berki / O. Keski-
oğlu, D.I.B. Yayınları, Ank.1981, s. 244)
[7]: Muhammed Rıza el-Muzaffer, a.g.e. s. 54
[8]: Fahrüddin er-Râzî, et-Tefsîru'l-Kebîr, Darü't-tıbaati'l-âmire, c. III, s. 357
[9]: Muhammed Rıza el-Muzaffer, a.g.e. s. 63-66
[10]: Muhammed Rıza el-Muzaffer, a.g.e. s. 67
[11]: Muhammed Ebû Zehra, Islam'da Siyasî ve Itikâdî Mezhepler Tarihi, Terc.: Hasan Karakaya ve Kerim Aytekin, s. 71 vd., Ist.
[12]: Maide Suresi 5/l8

 

 
alt_banner