ust_banner

sol_blok

Ana sayfa
 
KURAN-I KERİM

HADİSLER
İNCELEME - ARAŞTIRMA
GÜNDEM YAZILAR
BAŞKA HAKİKATLER
EKÜMENİK KUTSAL KİTAP
<< Tamamını Oku >>

Apokrif Kitaplar

Kitab-ı Mukaddes
 
Linkler
İletişim

"(Resûlüm) de ki:
Ey Ehl-i Kitap!
(Yahudi ve Hıristiyanlar!) Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze geliniz: Allah'tan başkasına tapmayalım; O'na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah'ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilahlaştırmasın. Eğer onlar, yine yüz çevirirlerse, işte o zaman; 'Şahit olunuz ki, biz Müslümanlarız' deyiniz."

(Âl-i İmran S., 64)

TEFRİKA / FİTNE VE AHVALİMİZ
YA DA NE OLACAK HÂL-İ PÜRMELÂLİMİZ?..

Hakkı Bayraktar
bayraktarhakikat@gmail.com

“Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez;
                              Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez.”(M.A. Ersoy)
***

Tevhitten inhiraf edip şirke bulaşmaları, dini sadece Allah’a has kılmayıp heva ve heveslerini ilah edinenlerin keyfî düşüncelerini din edinmeleri ve hayat nizamı Kur’an’ı “yalnızlığa mahkum etmeleri(mehcûr)”(Furkan, 30) sebebiyle İslam Dünyası ve topyekun Müslümanlar asırlardır bir çarpılmışlık hali içerisinde debelenmekte ve musibetten musibete sürüklenmektedir. “Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizin yaptığı (işler) yüzündendir. (Allâh, hatâlarınızın) Birçoğunu da affeder.”(Şûra, 30) Tabir caizse; “Kendim ettim, kendim buldum…” sözünde de vurgulandığı gibi suçluyu başka yerlerde aramanın bir anlamı ve faydası yok. Öncelikle kendi muhasebemizi(otokritik) yapmak zorundayız. Yoksa badireden badireye sürüklenmeye devam edeceğiz ve belki de öyle bir aşamaya geleceğiz ki, “hatalarımızın birçoğu da artık affedilmeyecektir”…
Tevhitten sapmalar, (dolayısıyla) ümme-i Muhammed’in vahdetini de bozmuş ve -ne yazık ki- Âlem-i İslam, “düşman kardeşler” haline gelmiştir. Mezhep, meşrep ihtila?arı ve politik polemikler -maalesef- ana gündemimizi işgal etmiş ve İslam’ın insanlığın temel meselelerine sunacağı asıl çözümler unutulmuş/unutturulmuştur. Bu, cihanşumül ve ebedî vahyin hakikatlerine temelden aykırı bir durumdur. Ahval böyle olunca “asrın idrakine İslam’ı söyletmek” bir hayal olmaktan öteye geçmiyor. İslam mütefekkiri ve şairi Mehmet Akif’in yıllar önceki feryadını bugün daha yüksek perdeden teren- nüm etmek acı ama yerindedir.
“Müslümanlık nerde! Bizden geçmiş insanlık bile... Âlem aldatmaksa maksad, aldanan yok, na?le!
Kaç hakiki Müslüman gördümse, hep makberdedir; Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir!..
...
Varsa şayet, söyleyin, bir parçacık insafınız: Böyle kansız mıydı -hâşâ- kahraman ecdâdınız?
Böyle düşmüş müydü herkes ayrılık sevdasına? Benzeyip şirazesiz bir mushafın eczasına,
Hiç görülmüş müydü olsun kayd-i vahdet tarumar? Böyle olmuş muydu millet canevinden rahnedar?...(*)”
İmanını ona göre temellendirdiği ve hayatını ona göre biçimlendirdiği ilahi kitabında; “Kendilerine açık deliller geldikten sonra bölünüp ihtilâf edenler gibi olmayın. İşte onlar (evet) onlar için büyük bir azâb vardır.”(Âli İmran, 105) ve “Hep birlikte Allah’ın ipine yapışın, fırkalara bölünüp parçalanmayın; Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Birbirinizin düşmanı idiniz, Allah kalplerinizi uzlaştırıp kaynaştırdı da O’nun nimeti sayesinde kardeşler haline geldiniz. Ateşten bir çukurun kenarında idiniz; sizi oradan kurtardı. Allah size ayetlerini bu şekilde açıklıyor ki, doğruya ve güzele yol bulasınız.”(Âli İmran, 103) buyrulan bir mü’min/Müslüman, nasıl tefrikanın sebebi ya da bir parçası olabilir?..Yoksa Allah’ın ayetleri, bunlar için “açık deliller” ihtiva etmiyor mu? Yoksa “büyük azab”ın farkında olamayacak kadar ga?ller mi? Tevhit, vahdeti icap ettirir; vahdet üzere olanlar ise fırkalara bölünüp parçalanmayı asla aklına bile getiremezler. Zira tevhit/vahdet şuuru buna manidir.
Allah’ın ipi” Kur’an’dır. “Üsve-i hasene: güzel örnek” olan Allah Rasulü’nün tebliğ buyurduğu ilahi mesajla biçimlenen, kıvamına ulaşan yaşanabilir İslam’dır. Temel ölçü/kıstas bu olmayınca men? bölünmeler ve düşmanlıklar mukadderdir.
Bu ayetler o kadar önemli mesajlar içeriyor ki, kıyamete kadar hükmü bakidir. Bu ayetin(Âli İmran, 103), Medine toplumundaki Evs ve Hazreç kabilesi hakkında nazil olduğu rivayet edilir. (Ama hükmün umumi olduğu bugün dahi ayan beyandır.) Bu iki kabile birbirlerine şiddetle düşman idiler. Bu düşmanlığı Yahudi ?tnesi sürekli körüklüyordu. Allah, İslam ile bu iki düşman kabilenin kalplerini birleştirdi ve kardeş oldular.
“Tarihî kinleri, kabilevî ihtirasları, şahsî tamahları, taassup ile kaldırdıkları bayrakları bir kenara itip yok eden Allah yolunda kardeşlik prensibinden başka hiçbir prensip kalpleri birleştiremez. Ancak bu kardeşlik prensibiyle oluşan sa?ar, yüce ve büyük Allah’ın sancağı altında birleşebilir.”(S.Kutup, Fîzilâl, ilgili ayet tefsiri)
İslam tarihçilerinin kaydına göre; Evs ve Hazreç kabilelerinin İslam ile şere?enip düşmanlıkları bırakarak kardeş olmaları en çok Yahudileri telaşlandırır ve sinsî bir plan devreye sokulur. Bir adamlarını -gizli bir görevle- bu kabilelerin yanına gönderirler. Adam onlara ısrarlı bir şekilde “Buas” günündeki harplerini hatırlatır ve ne?slerindeki ırkçılık/kabilecilik duygularını canlandırır. Öyle bir hale gelirler ki, “Harre” denilen yerde çatışmak için sözleşirler ve silahlarına koşarlar. Durum Peygamberimize bildirilince yanlarına gelir ve; “Ben aranızda iken yine mi cahiliyyet davası!?” diyerek mezkur ayeti okur. Onlar da yaptıklarına pişman olarak silahlarını atarlar ve yeniden birbirlerine sarılıp barışırlar. İşte Cenab-ı Allah bu olayı hatırlatarak kıyamete kadar dersler çıkarmamızı istiyor. Şöyle ki:
-İman ve İslam; birlik beraberliğin, kardeşlik ve dayanışmanın, ihtila?ara ve düşmanlıklara nihayet vermenin yegane vesilesidir.
-Düşmanlarınız (özellikle Yahudi ?tnesi) sinsî planlarla, bazı nefsî zaaflarınızı da kullanarak sizi aldatmasın. Fitnelere karşı daima uyanık durun. Mazideki düşmanlıkları hatırlayıp geriye dönük intikam hislerine kapılmak, imanla yıkan- mış gönüllerin işi olamaz.
-İçinden çıkılmaz ihtila?ara düştüğünüz zaman aranızdaki sulh ve sükunu temine medar olacak ehliyette bir önderiniz/ rehberiniz bulunmalı ve ona itaat etmelisiniz.
O gün bu önder/rehber -ümmetinin başında olduğu sürece Allah Rasulü idi; peki onun irtihalinden sonra ve şimdi?.. Fitne öyle bir tehdit ve tehlikedir ki, topyekun ve tam bir bilinçle karşı duramazsanız bütün bir milleti perişan eder. Onun için, “Fitne, öldürmekten beterdir.”(Bakara, 191) buyrulmuştur. Raşit halifeler döneminde dahi İslam Tarihinin en acı olayları yaşanmış ve ihtila?arın/?tnenin sebep olduğu Cemel Vakası (M. 656) ve Sıffîn Savaşında (M. 657) binlerce Müslümanın kanı (yine “Müslüman kardeşi” tarafından) akıtılmıştır. Hz.Ali ile Hz. Aişe’yi; yine Hz.Ali ile vahiy katipliği yapmış ve Peygamber Efendimizin kayınbiraderi olan (Hz.)Muaviye’yi savaştıran ?tneden söz ediyoruz…Fitne seline kapılan kendini zor kurtarır. Fitne dalgalarıyla boğulmadan mücadele etmek için usta yüzücü olmak gerekir…Nâkıs halifeler dönemi ?tneleri, (içinde birkaç adil yönetici olsa da) ırkçı Emevi zulmüyle başlamış ve devam etmiştir. Ehl-i Beyt düşmanlığı zirveye çıkmış ve Hz. Peygamberin sevgili torunu başı kesilmek suretiyle katledilmiştir. Bu zulme karşı çıkmak isteyenlere, zulmü mazur görenler; “Hz.Hüseyn’i Yezit değil Allah öldürmüştür.” diyorlardı. Yezit de; “Boşuna uğraşmayın! Allah bizi istiyor. Allah bir şeyi beğenmediği zaman onu değiştirir.” diyerek bu zırva itikadını bir iman esası olarak dayatıyordu. Bu batıl itikat, günümüze kadar bütün zalim iktidarların sığınağı olmuştur. Halbuki Allah; “Biz, her bir insanın kaderini kendi çabasına bağlı kıldık (sorumluluğunu kendi omuzlarına yükledik). Nitekim kıyamet ve hesap günü onun önüne (dünyada yapıp ettiği) her şeyi kayıtlı bulacağı bir sicil (amel defteri) koyacak ve diyeceğiz ki; ‘Oku sicilini! Bugün kendi hesabını görmek için sen sana yetersin.’”(İsra, 13-14) buyuruyordu. Zulümlerini meşru gösterecek ve sorumluluktan muaf kılacak bir kader anlayışına Kur’an asla cevaz vermiyordu...
Fitne, temel karakteri aynı olmakla birlikte zamanın eğilimlerine göre çeşitli şekillerde tezahür etmektedir. Günü- müzde İslam Dünyasını kasıp kavuran ?tneler çeşitli mezhep, meşrep/tarikat ve politik ekoller şeklinde tezahür etmekte ve kendilerine uygun zeminler bulmaktadır. Fitne senarist ve yönetmenleri, kendi mecraında doğal ve hatta rahmet sayılacak bu yolları -alternatif- ayrı dinler gibi lanse etmekte ve hayat sahnesinde çatıştırmaktadır. Fitne guruplarının önderleri bilinen nâkıs şahsiyetlerin zaa?arı, senaryonun ideal kalitede sahnelenmesini kolaylaştırmaktadır.
***
“Günümüzdeki birkaç fütursuz şımarığın sözde Ehl-i sünnet müda?liği yaparken ne kadar sığ, sakil ve dar çerçeveli bir zihniyeti temsil ettiğini gözler önüne sermek için İslam düşünce tarihinde Ehl-i sünnetin temsil alanına ve/veya İslam’ın Sünnî yorumunun kendi içinde nasıl dallanıp budaklandığına dair birkaç örnek vermek faydalı olabilir.
Allah’ın gökte olduğuna inanan ehl-i hadis Sünnîdir. Allah’ın her yerde hazır ve nazır olduğuna inanan Mâtüridî ve Eş’arî kelamcılar da Sünnîdir. ‘Namazda Kur’an’ın Arapçası okunmalı’ diyen Şâ?î, Mâlikî, Hanbelî fakihler Sünnîdir. ‘Namazda Kur’an’ın Farsça veya diğer dillerdeki tercümesi okunabilir’ diyen İmam Ebû Hanîfe ve Hanefî fakihler de Sünnîdir. Vahdet-i vücûd ?krini savunan Molla Fenarî Sünnîdir. Bu ?kri eleştiren Teftazânî de Sünnîdir. ‘Kadından peygamber olmaz’ diyen Mâtüridiyye Sünnîdir. ‘Kadından peygamber olur’ diyen Eş’ârîyye de Sünnîdir. Hz.Ömer’in müellefe-i kulûbla ilgili meşhur ictihadını, ‘İctihad yoluyla nesh’ diye tanımlayan İmam Mâtüridî Sünnîdir. Bu konuda farklı düşünen sayısız Hanefî, Şâ?î, Mâlikî müfessir/fakih de Sünnîdir. ‘İnsanlar fıkıh konusunda Ebû Hanife’nin çoluk çocuğu mesabesindedir’ diyen İmam Şa?î Sünnîdir. ‘Ebû Hanife Hz.Muhammed’in dinini değiştiren, hadise hezeyan diyen, küfründen dolayı iki kez tövbeye davet edilen bir ?tnecidir’ diyen İbn Hibbân da Sünnîdir. Anlaşıldığı kadarıyla bugünkü sektör Ehl-i Sünnetçiler, İbn Hibbân’ın ?krî nesebine müntesiptir.
Bu mesele bir tarafa, Ehl-i Sünnet birkaç şımarığın sığ ve sakil söylemlerine kurban edilemeyecek kadar önemli ve değerli bir ilmî-?krî zenginliktir. Ayrıca şunu belirtmek gerekir ki din (şer-i münezzel), insan ve tarihle buluştuğunda müevvelleşir. Başka bir ifadeyle, din ve dinî metnin (nass) insan zihnine taalluk ettiği an itibariyle farklı şekillerde yo- rumlanması kaçınılmaz bir gerçektir. Bu gerçekliğin tarihsel tecrübedeki karşılığı ise ‘mezhep’tir. Sorun mezhepte değil, faşizan mezhepçilikte, yani belli bir dönemdeki beşerî din yorumunun mutlak hakikatle özdeşleştirilmesindedir. Bizatihi din ile belli bir mezhebî yorum arasında özdeşlik kurmak ve tek hakikatçi dille konuşmak ya katıksız cahilliğin ya da ‘Ben Sıffînsiz yapamam; tek?rsiz hiç duramam’ demeye çalışan hastalıklı bir ruh halinin dışa vurumu olsa gerektir...” (Prof. Mustafa Öztürk, Karar gazetesi, 07.05.2016)
***
Peki ne olacak bu hâl-i pürmelâlimiz?..Çözüm ve kurtuluş nerededir?
Kurtuluş, “Siz Allah’a dininizi (dindarlığınızı) mi öğretiyorsunuz? Halbuki Allah, göklerdekini ve yerdekini bi- lir. Allah herşeyi hakkıyla bilendir.”(Hucurât,16)Dini anlama ve uygulama tarzlarıyla adeta Allah’a din öğretmeye kalkanlarla değil, “Şüphesiz biz o Kitab’ı sana hak olarak indir- dik. Öyle ise sen de dini Allah’a has kılarak O’na kulluk et.”(Zümer, 2) ayetinde buyrulduğu gibi yaşayanlarla birlikte olmakta. Hakiki mümin ?rasetine sahip olarak iç ve dış/yakın ve uzak ?tne unsurlarından ve onların maşaları olmaktan sakınmaktadır. Kur’an ve sahih sünnete göre kıvamına ulaşmış yaşanabilir bir İslam dışındaki her yol / mezhep / meşrep /tarz bilmeliyiz ki bir tefrika ve ?tnedir. İlahi mesajın uyarısı ve hükmü her zaman olduğu gibi bugün de aynen geçerlidir:
“Dinlerini parça parça edip, grup grup olanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır, sonra (Allah) onlara yaptıklarını haber verecektir.”(En’am, 159)
Ferdî ve mevzî plandaki tefrikadan ve ?tneden sakınmak herkesin ve her cemaatin sorumluluğunda olsa da İslam Âlemini kasıp kavuran büyük ?tnenin/tefrikanın önüne nasıl geçilecektir?..İslamî anlamda bir ilmî, manevî, siyasî otorite olmadan bu mümkün değildir. İslam Dünyasının âkil adamları biraraya gelip asrımızın bu en büyük meselesi üzerine aylarca müzakereler yaparak müsbet bir sonuca ulaşmalıdırlar. Bu oluşumun da önderliğini ülkemizin yapması, tarihî misyonuna ve liyakatine uygun düşmektedir. Bugün İslam Dünyasında şu ayetin hükmünü uygulayacak bir güç/otorite var mıdır?: “Eğer inananlardan iki grup birbirleriyle savaşırlarsa aralarını düzeltin. Eğer biri ötekine karşı haddi aşarsa, Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar haddi aşan tarafa karşı savaşın. Eğer (Allah’ın emrine) dönerse, artık aralarını adaletle düzeltin ve (onlara) adaletli davranın. Çünkü Allah, adaletli davrananları sever.”(Hucurat, 9)
Son zamanlarda ülkemizin önderliğinde İslam Dünyasında müsbet kıpırdanışlar vardır. Bu kıpırdanışların kesin çözümler üretecek bir güce dönüşmesi hiç de hayal değildir. Çaresiz kalmış dünyanın acil beklentisi budur. Biz bu uğurda kendimize düşeni yaparsak “kaderin üstündeki kaderin” de nice güzel tecellilerine mazhar olacağız inşallah...
Hiç kimsenin hidayeti ömür boyu garantiye sahip değildir.
O bakımdan daima duamız şu olsun:
“Rabbimiz! Bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize katından bir rahmet bahşet. Şüphesiz sen çok bahşedensin.”(Âli İmran, 8).   

(*): rahnedar: zarara uğramış, yaralı, bozulmuş.

 

 

 
alt_banner